Makale · Türk: Ad ve Halk, Bölüm I

Ad, Dil ve Bellek: Türk Etnoniminin Katmanlı Tarihi ve Ardışık Etnogenezlerdeki Rolü (6.–17. Yüzyıllar)

Can Serdar · Bağımsız araştırmacı, Ankara · ORCID 0009-0003-3341-3098

Sürüm 1.1 · 30 Ekim 2026 DOI: 10.5281/zenodo.23779799 Lisans: CC BY 4.0

Sürüm 1.1, 30 Ekim 2026 (sürüm 1.0: 29 Ekim 2026). Türk: Ad ve Halk, Bölüm I. DOI: https://doi.org/10.5281/zenodo.23779799. Lisans: CC BY 4.0. Bu metin, İngilizce asıl metnin (Sürüm 1.1) tam Türkçe çevirisidir; atıf ve karşılaştırma için İngilizce asıl metin esastır. Kaynaklarla denetlenemeyen noktalar metinde ya da kaynakça girdilerinde belirtilmiştir.

Atıf. Serdar, Can. 2026. “Name, Language and Memory: A Layered History of the Ethnonym Türk and Its Role in Successive Ethnogeneses (6th–17th Centuries).” Türk: Name and People, Part I. Version 1.1. Zenodo. https://doi.org/10.5281/zenodo.23779799. Türkçe çeviri: https://turk.kim/makale/turk-adi-katmanli-tarih.html. Lisans: CC BY 4.0.

Özet

744’te Türk Kağanlığı yıkıldıktan sonra Türk etnonimine ne oldu? Bir görüş, 6. yüzyıldan bugüne esasen kesintisiz bir Türk kimliği varsayar. Barthold’un ortaya koyduğu ve Joo-Yup Lee’nin geliştirdiği öteki görüşe göre ad, Kağanlığın ardılları arasında öz-ad olarak sürmemiş, sonraki geniş anlamı Müslüman yazarların eseri olmuştur. İki bölümlü bir çalışmanın ilk bölümü olan bu makale üçüncü bir okuma önerir: adın katmanlı tarihi. Beş işlev ayırt eder: çekirdek etnonim, esnek siyasi ad, dil adı, İslam dönemi öz-adı ve soy kütüğü çerçevesi. Her tanıklığı açıkça yazılmış ölçütlere göre kodlar. Bu ölçütler, bir adın iç aktarımını içeriden ve dışarıdan kullanımın buluşmasından, içselleştirilmiş dış addan, dış sınıflandırmadan ve eşadlılıktan ayırır. Kanıt, 6.–8. yüzyılların Çince, Soğdca, Moğol dilli ve Eski Türkçe kayıtlarından başlar; Eski Uygurca kolofonlar, Kâşgarlı Mahmud’un Dîvân‘ı, Karahanlı sikkeleri ve Kutadgu Bilig üzerinden İlhanlı, Timurlu ve Cengizli soy kütüklerine uzanır. Çince, Japonca, Rusça ve Türkçe literatür, Avrupa literatürüyle birlikte okunur. Tang sarayı 630 zaferini daha o zaman Xiongnu (Asya Hunları) belleği üzerinden okumuştu; bu, adın 6. yüzyıldan eski olduğunun kanıtı olarak değil, bir dış sınıflandırma olarak ele alınır. 744’ten sonra adın kullanımları ayrıştı. Aşina hanedanını tek bir siyasi ve dilsel dünya içindeki bir üstünlük mücadelesinde deviren Uygurlar kendilerine Türk demedi; ama Budist ardılları kendi dillerine türk tili dedi. Müslüman Türk dilli topluluklar ise adı öz-ad olarak benimsedi. 744–991 aralığında batıda adın iç taşıyıcısı belgelenmez. Karahanlıların öz-adı da kesintisiz süreklilik ya da basit bir yeniden alıntı olarak değil, en iyi, dışarıda taşınan genel bir adın içeride taşınan öğelerle buluşması olarak açıklanır. Bu öğeler, Eski Türkçenin devamı olan bir yazı dili ve, daha zayıf olarak, kağanlık unvanlarıdır. Moğol sonrası dönemde ad, Moğol merkezli bir cins anlamında bir soy kütüğü çerçevesi olarak işledi; bunun yanında bir dilin ve o dili konuşan bir nüfusun da adıydı. İzlenen süreklilik ad, dil ve seçilmiş bellek sürekliliğidir; gerçektir, ama aynılık demek değildir ve Smith’in ethnie kavramı anlamında modern Türk uluslarının sonradan içinden oluştuğu malzemedir. Soy bir kimlik ölçütü olarak kullanılmaz, ama etnogenezle ilgisiz de değildir: addan önce gelenler, adı taşıyan nüfuslar (eski DNA kanıtı dahil) ve adın, bu malzemenin modern ulusların oluşumunda benimsenip zenginleştiği bugüne uzanan akışı Bölüm II’nin konusudur.

Kısaca

Makalenin bulguları

  1. Türk Kağanlığı’nda (552–744) Türk hem çekirdek bir halkın adıydı hem de kağanlığın halklarına genişletilen siyasi bir addı.
  2. 744’ten sonra kullanımlar ayrıştı. Aşina’yı tek bir siyasi ve dilsel dünyanın içinde deviren Uygurlar kendilerine Türk demedi. Ama Türk Kağanlığı’nı kendi egemenliklerinin öncülü olarak anlattılar; ardılları da dillerine türk dedi.
  3. Batıda ad yaklaşık iki buçuk yüzyıl (744–991) dışarıdakiler tarafından taşındı. Türkçe yazı dili ise içeride taşındı; dışarıdakilerin aktardığına göre kağan unvanı da öyle. Sonra Karahanlılar adı kendi adları olarak benimsedi. Bu ilk kez, kanıt değeri belirsiz bir 991–92 sikkesinde görünür; kesin olarak ise 1060’ların ve 1070’lerin Türkçe metinlerinde.
  4. 1070’lere gelindiğinde Kâşgarlı ve Kutadgu Bilig, kendine ve diline türk diyen Müslüman bir Türk dilli topluluğu gösterir.
  5. Moğol fetihlerinden sonra Türk bir soy kütüğü çerçevesi, bir dilin adı ve, Babür’de, o dili konuşan bir nüfusun adı olarak işledi.

Makalenin iddia etmedikleri

  • Süreklilik gerçektir, ama aynılık değildir. Ad, dil ve seçilmiş bellek taşındı, değişti ve zenginleşti; modern Türk ulusları sonradan bu malzemeden oluştu, nasıl oluştuğu da Bölüm II’nin konusudur. Türdeş bir Türk halkı değişmeden sürmedi.
  • Soy kimlik ölçütü değildir, ama etnogenezle ilgisiz de değildir. Nüfuslar ve eski DNA kanıtı Bölüm II’nin konusudur.
  • Bölüm I bugünkü kimlikler hakkında hüküm vermez, ama çalışma onları dışarıda bırakmaz. Bugünkü Türk ve Uygur kimliği, öteki Türk kimlikleri gibi, bu çalışmanın konusudur; adı ve onu taşıyanları 17. yüzyıldan bugüne izleyen Bölüm II’de ele alınır.

Anahtar sözcükler: Türk; etnonim; etnogenez; siyasi ad; gömülülük (sınandı); Xiongnu; Eski Türk yazıtları; Eski Uygurca; Karahanlılar; Kâşgarlı Mahmud; soy kütüğü; İç Asya


Yazım, harf çevirisi ve kısaltmalar üzerine not. Eski Türkçe ve Eski Uygurca biçimler, adı verilen edisyondan alınır (Aydın 2017; T. Tekin 1968; Moriyasu vd. 2009; Fu Ma 2019; Wilkens 2021) ve normalleştirilmiş bir Türkolojik transkripsiyonla verilir (q, γ, ï, č, v; Aydın bunların yerine örneğin k, g, ı, ç, w yazar). Edisyonların okuyuşu ayrıldığında anılan edisyonun okuyuşu korunur; türk/türük ve erti/ärti gibi değişkenler bu yüzden tek bir normalleştirmeyi değil, edisyonları yansıtır. Türkçe metinde kişi, yer, halk ve eser adları yerleşik Türkçe yazımlarıyla verilir (Kâşgarlı Mahmud, Reşîdüddîn, Ebulgazi Bahadır Han, Dokuz Oğuz, Karluk, Kıpçak, Koço, Tavgaç Buğra Han, Şecere-i Türk); İngilizce asıl metindeki transkripsiyon biçimleri için İngilizce sürüme bakılabilir. İtalik yazım (Toquz Oγuz), bir ad biçiminin kaynakta geçtiği biçimiyle aktarıldığını gösterir. Yalnızca Eski Uygurca metinlerden bilinen kişiler edisyondaki biçimleriyle anılır (Šiŋqo Säli Tutuŋ). Arapça ve Farsça adlar ile eser adlarının özgün biçimleri kaynakçada sadeleştirilmiş Library of Congress sistemiyle verilir. Çince pinyinle yazılır; terimler ve alıntılar ilk geçtikleri yerde Çince karakterleriyle birlikte verilir, kaynak adlarının karakterleri kaynakçadadır. Rusça eser adları aksan imleri kullanılmadan Library of Congress sistemiyle verilir; Rus yazarlar Batı dillerindeki yayınlarında kullanılan biçimle anılır (Kljaštornyj, Livšic), kendi İngilizce künyesi olan eser adları da yayımlandıkları biçimle verilir. Alıntılar kaynağın yazımını korur. Türkçe kaynaklardan yapılan alıntılar özgün metinden verilir; öteki dillerden yapılan alıntıların Türkçeleri, aksi belirtilmedikçe, bize aittir. Yazıt kısaltmaları, kaynakçadaki atıflarla uyum için İngilizce asıl metindeki gibi bırakılmıştır: KT = Kül Tigin, BQ = Bilge Kağan, T1 ve T2 = Tonyukuk yazıtının birinci ve ikinci taşı, ŠU = Şine Usu; E, N, S, W = doğu, kuzey, güney ve batı yüzü, ardından o yüzün satır numarası. Fu Ma, 2019 tarihli Çince baskısından anılır; ondan yapılan çeviriler bize aittir.

Okuyucu anahtarı.

Siyasi yapı Geleneksel tarihler
Juan-juan (Rouran) Kağanlığı 5. yy–552
Birinci Türk Kağanlığı doğuda 552–630; Batı Türk Kağanlığı 659’a kadar
Doğu Türkleri üzerinde Tang egemenliği 630–682
İkinci Türk Kağanlığı 682–744
Uygur Kağanlığı 744–840
Koço’daki Batı Uygur Krallığı; Ganzhou Uygurları 9. yy’ın ikinci yarısı–13. yy; 9. yy sonu–1028
Karahanlılar 10. yy sonu–13. yy başı (sikkeler 991–1209; Kochnev 2006)
Selçuklular 11.–12. yy
İlhanlılar; Cuci Ulusu 1256–1335; 13.–15. yy
Timurlular 1370–1507
Mâverâünnehir’de Şibanî Özbekler 16. yy
Ebulgazi döneminde Hive Hanlığı 1644–63

Tablo 0. Metinde anılan siyasi yapılar ve dönemler.

1. Giriş

Sekizinci yüzyılın başlarında İkinci Türk Kağanlığı’nın hükümdarları, Orhon vadisinde türk bodun‘a, yani “Türk halkı”na seslenen anıtlar diktiler. On iki yüzyıl sonra aynı ad, Avrasya’nın dört bir yanında modern ulusal ve ulusüstü kimliklerin merkezinde durmaktadır. Zimonyi, 19. yüzyılın sonlarından beri Türk Kağanlığı’nın ve etnoniminin Türk dilli halklar arasında ulus inşasına nasıl dahil edildiğini not etmiştir (Zimonyi 2018, 79). Bu iki nokta arasında uzun ve tartışmalı bir tarih uzanır. Bu makale, bu tarihin nasıl modellenmesi gerektiğini soruyor.

Süreklilik modeli diye adlandırılabilecek bir model, esasen sürekli bir Türk kimliği varsayar: adı, dili ve bilinci Kağanlıktan sonraki Türk dilli topluluklara olduğu gibi geçen tek bir halk. Bu modelin en güçlü bilimsel biçimi daha dardır. Kafesoğlu, Barthold’a yanıt olarak, Kağanlığı oluşturan halkların, Türk soyundan geldikleri için, Türk adını aldıklarını ve yıkılıştan sonra kendi adlarının yanında ortak bir ad olarak koruduklarını, adın kapsamının da Barthold’un kabul ettiğinden çok daha geniş olduğunu savunmuştur (Kafesoğlu 1966, §IV, y. 318–19). Karşıt görüşün de uzun bir geçmişi vardır. Daha 1920’lerde V. V. Barthold, Türk adının geniş anlamının, tek bir halkın adını bozkırın bütün göçebelerine genişleten Müslüman yazarların eseri olduğunu ileri sürmüştü. Adın sonra İslamlaşmış Türk dilli topluluklarca öz-ad olarak benimsendiğini ve Karahanlıların “kendilerine yalnızca Türkler ve Efrasiyab hanedanı” dediğini de gözlemlemişti (Barthold [1927] 1968, 40, 93; Barthold 1934, 903, 905). Joo-Yup Lee, bu görüşün ilk yarısını kapsamlı bir revizyonist açıklamaya dönüştürmüştür (Lee 2016; 2019; 2021; 2023; 2026). Onun okumasına göre:

  1. Türk adı yalnızca Kağanlığın çekirdeği için kullanılırdı.
  2. Ad, Moğolistan’da Türklerin yerini alan Uygurlar ve Yenisey Kırgızları arasında öz-ad olarak sürmedi.
  3. Ad, ancak Müslüman yazarlar Türk‘ü “İç Asya göçebelerinin eşanlamlısı” yaptığında genişledi; bu kullanım daha sonra İslamlaşmış Türk dilli topluluklarca benimsendi.
  4. (a) Moğol sonrası dönemde Orta Asya’nın yönetici seçkinleri kendilerini öncelikle Moğol olarak tanımladılar; Türk etnodilsel bir terim değil, Tacik‘e karşıt ilişkisel bir terimdi. (b) “Modern anlamda” Türk kimliği modern çağdan önce yoktu (Lee 2021, 215).

Her iki kutup burada ideal tip olarak tanımlanmaktadır. Pek az bilim insanı bunlardan birini burada yazıldığı saf biçimiyle savunur; aşağıdaki argümanlar da fiilen savunuldukları biçimlere yöneliktir: süreklilik için Kafesoğlu’nunkine, kopuş için Barthold’un ve Lee’ninkine.

Fu Ma’nın Batı Uygur Krallığı üzerine çalışması (Fu Ma 2019; İngilizce çevirisi Fu Ma 2026) bu iddiaların ikincisine, etnonim bakımından, ağırlık katmıştır. Eski Uygurca kanıtları bir araya getiren çalışma, Batı Uygur edebiyatında türk‘ün tarihsel düşmanlar ve “barbar” yabancılar için bir terim olarak kullanılabildiğini gösterir (Fu Ma 2019, 155–77); aynı çalışma Batı Uygurlarının kendi dillerine türk dediğini de gösterir (§4.3).

Bu revizyonist bulgularla ortak zemin, tartışmanın kimi zaman düşündürdüğünden daha geniştir. Lee, Karahanlı Türklerinin Türk adını kendileri için kullandığını kabul eder (Lee 2023, 3, 25); Fu Ma da 11. yüzyıla gelindiğinde Orta Asya’da “‘Türk’ kimliği merkezli bir etno-kültürel topluluk” oluştuğu sonucuna varır (Fu Ma 2019, 161). Bu makale Lee’nin ilk iddiasını bir değişiklikle, ikincisini kısmen kabul eder. Üçüncü iddiada ve dördüncünün ilk kısmında ayrılır; bunları asıl ayrılık noktaları sayar ve reddetmek yerine sınırlandırır. Dördüncü iddianın ikinci kısmı ise makalenin dönemi dışındadır ve Bölüm II’de ele alınır (§7.2). Üçüncü iddia konusunda makale, adın genelleşmesinin Soğdca kullanımda İslam öncesi öncülleri olduğunu savunur. Bu öncüller arasında, okuyuşu belirlenemeyen resmî bir Uygur Kağanlığı anıtı da olabilir (§4.2). Adın bozkır halkları için genel bir ad olarak kristalleşmesi ise İslam dönemine aittir. Dördüncü iddia konusunda makale, Moğol sonrası kaynakların Türk‘ü birden çok anlamda kullandığını gösterir: Yezdî’nin saray soy kütüğü ve Ebulgazi’nin tarihleri, Lee’nin savunduğu gibi, Moğolları bir Türk cinsi içine yerleştirir; ama Babür adı konuşulan bir dile ve bir nüfusa bağlar, Ebulgazi de Türkçeyi ve Moğolcayı iki ayrı dil olarak ayırır.

Kopuş kutbunda revizyonist kanıttan çıkarılan sonuç, yani etnonimin 744’te fiilen sona erdiği ve daha sonra dışarıdan yeniden yaratıldığı sonucu, bir topluluğun belirli bir anda belirli bir etnonimi kendine ya uyguladığı ya da uygulamadığı bir modele dayanır. Böyle bir modelde, kendine uygulanan addaki her değişiklik kopuş, kayıttaki her boşluk da yok oluş gibi görünür. Peter Golden’ın yakın tarihli sentezi farklı bir okumaya işaret eder. Golden etnonimleri, siyasi adlara yükseltilip yeniden indirgenebilen, toplumsal örgütlenmenin düzeyleri arasında aktarılabilen ve onları ilk taşıyanlardan başka gruplarca yeniden benimsenebilen Geary’nin deyişiyle “yenilenebilir kaynaklar” olarak ele alır (Golden 2022, 1–6). Daha önce de, bir bozkır siyasi yapısı çöktüğünde “eski klan adlarının kendiliğinden yeniden yüzeye çıktığını” gözlemlemişti (Golden 1992, 6).

Golden, böyle bir okumanın gerektirdiği kullanımlar dizisini tek bir paragrafta da taslak hâlinde çizmiştir (Golden 2018, 295; bk. §2.4). Bu makale o okumayı açık bir modele dönüştürür ve buna adın katmanlı tarihi der. Ad beş işlev gördü: çekirdek etnonim, esnek siyasi ad, dil adı, İslam dönemi öz-adı ve soy kütüğü çerçevesi. Bu işlevler birbirinin yerini almadı, birikti; dinî ve siyasi çizgiler boyunca da ayrıştı. İki iddia daha modeli önceki formülasyonlardan ayırır.

Yöntem. Türk adının tanıklıkları beş açık ölçüte göre kodlanır ve bir kanıt sınıfına yerleştirilir (§2.5): iç tanıklık, adın iç aktarımı, içeriden ve dışarıdan kullanımın buluşması, içselleştirilmiş dış ad, uyumlu dış anma, ayrışan dış sınıflandırma, eşadlılık, anlam türevi ya da belirlenemeyen. Bir katman belli bir dönemde etkin değilse, onun durumu (gömülü, yeniden etkinleşmiş) metinde tartışılır.

İncelenen kaynaklar şunlardır: Orhon ve Uygur Kağanlığı yazıtları (Karabalgasun yazıtının Soğdca metni dahil); Eski Uygurca Budist ve Maniheist kolofonlar; Kâşgarlı’nın Dîvânu Lugâti’t-Türk‘ü ve Kutadgu Bilig; Karahanlı sikkeleri; Çin hanedan tarihleri; Arapça ve Farsça coğrafya ve tarih eserleri; İlhanlı, Timurlu ve Cengizli tarih yazımı ve soy kütükleri. Toplulukların kendilerinden, dillerinden ve geçmişlerinden söz ettikleri öz-gönderimsel türlere özel ağırlık verilir.

Katkılar. Makalenin dört katkısı vardır.

  1. Açık ölçütler. Neyin bir adın iç aktarımı sayılacağına ilişkin bir ölçütler takımı ve bu ölçütleri karşılamayan kullanımlar için bir sınıflandırma sunar. Ölçütler ve her katmanın, her tartışmalı sınıflamanın hangi koşullarda çürütüleceği açıkça yazılmıştır (Tablo 2).
  2. Sınanmış bir hipotez olarak gömülülük ve yeniden etkinleşme. Depo bellek ile işlevsel bellek arasındaki ayrımı bir İç Asya etnoniminin tarihine taşır; gömülü taşıyıcı modelini Viyana okulunun Traditionskern (gelenek çekirdeği) kavramından ayırır; hipotezin nerede tuttuğunu (630–682’de unvanlar) ve nerede tutmadığını (744–991’de ad) bildirir.
  3. Birden çok literatür birlikte. Türkler ve ortaçağ Uygurları üzerine Çince ve Japonca çalışmaları (Chen Yinke, Luo Xin, Fu Ma, Chen Hao, Katayama Akio, Moriyasu Takao, Suzuki Kōsetsu, Yoshida Yutaka), Rusça ve Türkçe çalışmaları (Kljaštornyj, Tishin, Trepavlov, Sultanov; Kafesoğlu, Aydın, Sümer) Avrupa ve İngilizce tartışmayla birlikte okur; iki tarafın topladığı kanıtların büyük bölümünün katmanlı bir model benimsendiğinde bağdaşır olduğunu gösterir.
  4. Karşılaştırmalı bir çerçeve. Türk örneğini, susup yeniden ortaya çıkan başka adların yanına koyar; benzerlikler kadar benzemezlikleri de not eder. Onu ayrıca karşıt bir örnekle, Macarların Batı’dan gelen Hunni etiketini benimseyişiyle karşılaştırır.

Yapı. 2. bölüm çerçeveyi ortaya koyar: soy, soy kütüğü ve etnogenez; bellek ve taşıyıcıları; gömülülük ve yeniden etkinleşme; ölçütler ve sınıflar; şimdiciliğe (presentism) yöneltilen itiraz. 3. bölüm Kağanlık dönemini, 4. bölüm 744’ten sonraki Uygur seyrini, 5. bölüm 744–991 köprüsünü ve İslam dönemi öz-adını inceler. 6. bölüm Moğol sonrası soy kütüğü çerçevesini ele alır. 7. bölüm modeli sunar, Lee’nin dört iddiasını yeniden değerlendirir, örneği karşılaştırmalı bir bakışa yerleştirir ve argümanın sınırlarını belirtir. 8. bölüm sonuçlandırır.

Bölüm I ve Bölüm II. Bu makale iki bölümlü bir çalışmanın birinci bölümüdür. Adı ele alır: adın 6. ile 17. yüzyıllar arasındaki belgelenmiş işlevlerini, açıkça yazılmış ölçütlere göre değerlendirir. Ayrı bir çalışma olan Bölüm II halkı ve akışı ele alır: Xiongnu, Dingling ve Tiele dünyalarında ve onları Türklere bağlayan Çin soy kütüğü dilinde addan önce gelenler (§3.4); en erken Türk dili sorusu; kimlik değil demografik taşıyıcılar için kanıt olarak okunan nüfus tarihi ve eski DNA kanıtı (§2.1); adın ve onu taşıyanların 17. yüzyıldan bugüne akışı; modern Türk uluslarının burada belgelenen ad, dil ve bellekten nasıl oluştuğu da buna dahildir (§2.6). İki bölüm ayrı tutulur, çünkü kanıtlarının büyük kısmı türce farklıdır: Bölüm I’in iddiaları kendini adlandıran metinlere dayanır; Bölüm II’ninkiler ayrıca nüfus kanıtına ve, addan önce gelenler için, böyle metinlerin bulunmadığı yüzyıllara uzanan yeniden kuruluşa dayanır.


2. Çerçeve: Adlar, Bellek ve Süreç

2.1 Soy, soy kütüğü ve etnogenez

Türk Kağanlığı’nın yıkılışından sonra “Türklerin” sürüp sürmediği sorusu, neyin sürmesi gerektiği belirtilmeden yanıtlanamaz. Literatürde ve kamusal tartışmada iki yanlış okuma yaygındır. Birincisi, etnik grubu sürekliliği soyla ölçülebilen sınırları belli bir nüfus olarak görür. İkincisi, etnonimi anlamı ilk tanıklığında sabitlenmiş bir etiket olarak görür; böylece göndermedeki sonraki her değişiklik, adın bir zamanlar gösterdiği grubun sonu diye okunur. Bu makale ikisini de reddeder.

Bu yüzden üç şey birbirinden ayrı tutulmalıdır:

Soy kütükleri ikincisi için ve onun aracılığıyla üçüncüsü için kanıttır. Birincisi için kanıt değildir.

Yine de soy etnogenezle ilgisiz değildir. Adlar, diller ve bellekler insanlarla birlikte yol alır; bir adı alan topluluk genellikle o adı önceden taşıyanların bazı torunlarını, onlardan gelmeyen pek çok kişiyle birlikte içerir. Arkeoloji ve eski DNA, bir dilin ve bir adın aralarında yol almış olabileceği nüfusların hareketlerini ve karışımlarını belgeleyebilir. Bu insanların hangi kimliği taşıdığını gösteremezler; bir nüfusu bir ada ya da bir dile bağlamak metin kanıtı gerektirir. §2.3’ün terimleriyle, göç eden bir nüfus bir demografik taşıyıcıdır. Bu makale genetik kanıt kullanmaz; eski DNA kanıtı dahil nüfus tarihi, bu çalışmanın Bölüm II’sinin konusudur (§1).

Max Weber’den beri etnik gruplar, “ortak soylarına öznel bir inanç besleyen” ve bu inancın grup oluşumu için “nesnel bir kan bağı bulunsun bulunmasın” önemli olduğu insan grupları olarak anlaşılmıştır (Weber 1978, 389). Weber “siyasi eylemin kan bağı inancını doğurabileceğini” ve boy bilincinin “öncelikle ortak soydan değil, ortak siyasi deneyimlerden” oluştuğunu da eklemiştir (Weber 1978, 393–94). Anthony D. Smith’in ethnie tanımı, altı boyutundan biri olarak ortak ata mitini sayar; ama bunu “atfedilmiş” bir atalık olarak tanımlar ve “genetik ve kan bağlarını” dışarıda bırakır (Smith 1986, 22–31, özellikle 24). Walter Pohl ortak soyu “soy kütüğüne dayalı bir kurgu” olarak adlandırır (Pohl 2010, 14).

Çin tarih yazımı benzer bir konuma bağımsız olarak ulaşmıştır. 1940’ların başında yazan Chen Yinke, Kuzey Hanedanlar döneminde Han ile Hu ayrımının kana değil kültüre dayandığını savunmuştur: “Kuzey Hanedanlar döneminde Han ile Hu ayrımında kültür kandan daha önemliydi. Hanlaşmış olan Han, Hulaşmış olan Hu sayılırdı; kanının ne olduğu ise hiç dikkate alınmazdı” (漢人與胡人之分别,在北朝時代文化較血統尤爲重要。凡漢化之人即目爲漢人,胡化之人即目爲胡人,其血統如何,在所不論; Chen 2001a, 200). Tang hanedanının resmî soyunun 6. yüzyılda kurgulandığını, bunun karma Xianbei–Han seçkinleri arasında “ortak bir kökene inanç” (同出一淵源之信仰) yaratma politikasının parçası olduğunu da göstermiştir (Chen 2001a, 194, 198–99). Sui–Tang toplumu üzerine sonraki çalışmalar bu noktayı genelleştirmiştir: “ünlü atalardan geldiğine dair sahte iddialar yaygındı” (Skaff 2012, 12). Chen’in ölçütünün burada önem taşıyan sınırları vardır. Ölçüt yalnızca tek yönde, bir Han kültür merkezine doğru ya da ondan uzağa harekete izin verir; Tang kaynakları da bireyleri anne babalarına göre sınıflayabiliyordu. Nitekim An Lushan kendini Hu bir babanın ve Türk bir annenin oğlu olarak tanıtmıştı (我父是胡,母是突厥; Jiu Tang shu 104, Chen 2001a, 216’da aktarıldığı gibi; krş. Abramson 2008, 27–28).

Bozkırda soy kütükleri siyasi ilişkileri akrabalık diliyle ifade ediyordu ve bu ilişkiler değiştikçe yeniden yazılıyordu: yeni gelenler eklendi, kollar yeniden sıralandı, en üstteki atalar değiştirildi (Golden 1992, 4–7; Khazanov 1994, 142–43; Bacon 1958, 108). Bu yüzden soy kütüğü burada, Malinowski’nin teriminiyle, bir “çerçeve” (charter) olarak ele alınır: kimin üye sayılacağını, kimin kimden üstün olduğunu ve kimin meşru olarak hükmedebileceğini belirleyen bir dayanak anlatı (Malinowski 1926, 23, 56; Smith 1986, 24). Anlattığı soyun değil, yazıldığı anın ve ortamın kanıtı olarak okunur.

2.2 Bir süreç olarak etnogenez

Fredrik Barth dikkati, bir grubun içine aldığı “kültürel malzeme”den grubu tanımlayan sınıra ve o sınırın, üyeler ve kültürel içerik değişirken korunmasını sağlayan süreçlere çevirmiştir (Barth 1969, 15). Sonraki çalışmalar, bu modelin dayandığı iki inceltme getirmiştir.

Birincisi, etnik kimliğin üretildiği edimleri birbirinden ayırır. Pohl bireysel öz-atfı, kolektif temsili ve dış algıyı ayırt eder ve üçünün “nadiren tam olarak örtüştüğünü” (selten völlig zur Deckung) not eder (Pohl 2018b, 31; yazarın kabul edilmiş el yazmasının sayfa numarasıyla). Jenkins’in iç tanımlama ile dış tanımlama, yani sınıflandırma karşıtlığı da aynı ayrıma dayanır (Jenkins 2008, 55). Brubaker ve Cooper “grupluğu”, yani “kendine özgü, sınırları belli, dayanışmacı bir gruba ait olma duygusu”nu, verili bir şey değil bir değişken olarak ele alır (Brubaker ve Cooper 2000, 20). Bu görüşe göre etnogenez, bir etnonimle adlandırılan bir kategorinin grupluğunun arttığı, azaldığı ya da yeniden dağıldığı ucu açık süreçtir. Burada kullanılan kaynaklar (hükümdar yazıtları, kolofonlar, saray edebiyatı, soy kütükleri), grupluğun bir nüfus içinde ne kadar yaygın ve ne kadar güçlü paylaşıldığını ölçmeye elvermez: topluluk adına konuşan hükümdarların, çevirmenlerin ve saray yazarlarının sözlerini kaydeder; bireylerin kendileri için söylediklerini ise ancak seyrek olarak (K1b). Gösterebildikleri şey daha dardır, ama doğrudan grupluğa ilişkindir: bir topluluğun kendini bu adla temsil edip etmediği, dışarıdakilerin onu aynı adla tanıyıp tanımadığı ve adın işlevler ile üreticiler arasında nasıl dağıldığı. Kolektif temsil ile dış algı ad üzerinde buluştuğunda makale bunu grupluğun kanıtı sayar; bu grupluğun metinleri üretenlerin ötesinde ne kadar paylaşıldığı açık kalır.

İkinci inceltme, sınırların hangi yollarla hareket ettiğini adlandırır. Wimmer bir sınırın yeni grupları içine alacak biçimde genişlemesini, daralmasını, ayırdığı kategorilerin değerinin değişmesini, bir grubun var olan bir hiyerarşi içinde yeniden konumlanmasını ve sınırın kendisinin bulanıklaşmasını ayırt eder (Wimmer 2013, 3. bölüm; stratejiler 73’te tablo hâlinde verilir). Horowitz’in daha eski kaynaşma, katılma, bölünme ve çoğalma tipolojisi de benzer bir alanı kapsar (Horowitz 1975). Bu terimler aşağıda kodlanmış değişkenler olarak değil, betimleyici olarak kullanılır. Wimmer’in stratejileri, iyi belgelenmiş modern ortamlardaki aktörler için formüle edilmiştir. Ortaçağ kaynaklarında bir strateji ancak bir aktörün kaynakta konuştuğu yerde atfedilebilir; dışarıdakilerin kullanımındaki bir kayma strateji değil, dış sınıflandırmadır.

2.3 Bellek, taşıyıcılar ve gömülülük

Bellek burada, bir topluluğun geçmişinin toplumsal olarak aktarılan ve bugününü tanımlamak ya da meşrulaştırmak için kullanılan temsili anlamına gelir. Beş öğe ayırt edilir:

Öğe İçerik Örnekler
H1 soy kütüğü ileri sürülen atalar ve adını veren atalar Yafes > Türk; Oğuz ve torunları
H2 kurumlar ve unvanlar unvan dağarcığı ve siyasi makamlar qaγan, tegin, yabγu, “Türk Hakan”
H3 kutsal coğrafya yetki yüklenmiş yerler Ötüken, Suyab, Ordu-kend
H4 köken mitleri başlangıç anlatıları kurt, Efrasiyab, Yafes
H5 tarihsel olaylar hatırlanan olaylar Tang egemenliğindeki elli yıl; Kağanlığın yıkılışı

Bir öğe yalnızca bir kaynak onu gösterdiğinde kodlanır. Kayıtta bulunmaması tek başına yokluğunun kanıtı değildir (Pohl 2018b, 31), ama varlığının kanıtı da değildir. Süregiden uygulamalar (cenaze töreni yuγ, ongun, tamγa) belleğin kendisi değil, belleğin taşıyıcıları olarak ele alınır.

Kolektif belleğin aktarılması için sürekli etkin olması gerekmez. Aleida Assmann, bir grubun seçtiği ve içinde yaşadığı işlevsel belleği, “gelecekteki işlevsel bellekler için önemli bir birikim olarak görülebilecek” depo bellekten ayırır (A. Assmann 2011, 130). Jan Assmann bozkır için belirleyici bir kayıt ekler: sözlü kültürlerde artık kullanılmayan şey yitirilir; bu yüzden deponun kullanımı aşmasını yalnızca yazı sağlar (J. Assmann 2006, 5; krş. J. Assmann 2008). Bu nokta kurumlara da genişletilirse, gömülü aktarım iddiası yazılı, kurumsal ya da dış taşıyıcılara dayanmalıdır, asla aralığın kendi sessizliğine değil. Siyaset bilimi literatürü buna koşut bir ayrım sunar: bir bireyin ya da grubun elindeki nominal kimlik kategorileri ile belirli bir bağlamda etkinleştirilen kategoriler (Chandra 2012, 12, 62–63). Smith’in “yeniden keşif”, “yeniden kuruluş” ve “uydurma” ayrımı, geri dönenin ölçeğini verir: bunlardan hangisinin gerçekleştiği geçmişin ne kadar iyi korunduğuna bağlıdır; eski öğelerin yeniden bileşiminin kabul görmesi için de “karakterine uygun olması” gerekir (Smith 1986, 177–78). Geleneğin icadı kavramının sahibi Hobsbawm bile “gerçek geleneklerin gücünü ve uyarlanabilirliğini” onların icadından ayırmıştır (Hobsbawm 1983, 8).

Bu çerçevelerin belirtilmesi gereken sınırları vardır. Aleida Assmann’ın depo belleği, bir kültürün kendi arşividir. Arap coğrafyacıların el yazmaları, sonraki aktörlerin onlara eriştiği gösterilmedikçe bozkır halklarının depo belleği değildir; erişmişlerse de aktarım yolu dışarıdandır. Chandra’nın kategorileri, bireylerin belirli bir anda erişebildiği dağarcıkları betimler; onları yüzyıllarca süren bir aralığa taşımak, gösterilmesi gerekeni, yani bir adın ilgili nüfusun dağarcığında kaldığını, önceden varsaymak olur.

Model yapısal olarak Reinhard Wenskus’un Traditionskern kavramına da yakındır: bir gens‘in geleneklerini kesintiler boyunca taşıyan ve çevresinde yeni halkların oluştuğu küçük grup (Wenskus 1961). Kavramın eleştirmenleri, bu tür taşıyıcıların ince ve geç kanıtlardan çıkarıldığını ve yaklaşımın analize sürekli bir etnik öz soktuğunu ileri sürmüştür (Gillett 2002; Gillett 2006); Pohl da kavramdan uzaklaşmayı kayda geçirmiştir (Pohl 2018b). Gömülü taşıyıcı modeli iki bakımdan farklıdır. Birincisi, bir taşıyıcı grup varsaymaz; yalnızca belirli öğelerin (bir unvan, bir soy kütüğü, bir yazı dili) belgelenmiş taşıyıcılarını varsayar ve bunların her birinin aralık içinde tanıklanması gerekir. İkincisi, her taşıyıcının hangi öğeyi taşıdığını ayrı ayrı kodlar; böylece bir unvanın sürmesi bir adın sürmesiyle karıştırılmaz. Böyle bir taşıyıcı gösterilemediğinde model, yeniden kuruluş ya da dışarıdan içselleştirme sonucunu kabul eder.

Buradan, metin boyunca kullanılan üç terim çıkar.

Aralığın uzunluğu önemlidir. Yaklaşık üç kuşağa kadar bir aralık, iletişimsel bellekle aşılabilir: Kül Tigin yazıtının kendisi, Türk unvanlarının bırakıldığı ve kağanlığın yitirildiği elli yılı, ardından da bunların yeniden kurulmasını anlatır (§3.4). 744 ile 990’lar arasındaki iki buçuk yüzyıl böyle aşılamaz. Bu uzunluktaki aralıklar için model, en az bir yazılı, kurumsal, soy kütüğüne dayalı ya da dış taşıyıcı gerektirir.

2.4 İç Asya’da etnonimlerin değişkenliği

Golden’ın sentezi, Türk örneği için doğrudan en ilgili çerçeveyi sağlar. Onun açıklamasında etnik kimlikler “durumsal ve örtüşen, bireylerce belirli toplumsal bağlamlarda kurulan ve pazarlık konusu edilen” kimliklerdir (Golden 2022, 1, S. T. Smith 2008’den aktararak). Janhunen’i izleyerek “etnonimlerin değişkenliğine” dikkat çeker: etnonimler “etnik ve toplumsal örgütlenmenin başka düzeylerine kolayca aktarılır ve oralardan geri alınır”; bir etnonim “onu taşıyan grubun ötesine yükseltilerek” bir imparatorluk siyasi adına dönüşebilir ya da “imparatorluk sonrası bağlamlarda toplumsal örgütlenmenin alt bölümlerine indirgenebilir” (Golden 2022, 2). Bozkırdaki ad aktarımı örüntüsünü doğrudan dile getirir: “Siyasi bakımdan egemen boy ya da klan çoğu zaman adını kurduğu boy birliğine ya da konfederasyona verirdi. Bu siyasi yapı çöktüğünde yeni egemen klanın ya da boyun adı öne çıkar ya da eski klan adları kendiliğinden yeniden yüzeye çıkardı” (Golden 1992, 5–6). Bütünü “çok katmanlı bir süreç” olarak betimler (Golden 1992, 1); ama adlar değil nüfuslar anlamında. Bu model, metaforu tek bir adın işlevlerine uygular. Golden yine de bu diziyi Türk adının kendisi için de taslak hâlinde çizmiştir. Ad “bir siyasi ada dönüştü ve tebaa halklarını kucakladı; bunların hepsi onu gönüllü olarak kabul etmedi”; Uygurlar “daha sonra ‘Türk’ adını bir Türk edebî koinesini adlandırmak için kullandı”; Kağanlığın halkları arasında yönetim ve unvan sürekliliği “‘Türk’ siyasi köklerine ilişkin belli bir bilince” işaret eder; göç ve İslam da “yeni soy kütüğü düzenlemeleri” getirdi (Golden 2018, 295). Bu model o taslağın bir geliştirmesidir: kullanımları katmanlara ayırır, her biri için ölçütler koyar ve onları hangi taşıyıcıların aktardığını sorar.

Trepavlov’un Orda sonrası bir ad üzerine çalışması hem işe yarar bir ölçüt hem de bir karşı örnek sunar. Ona göre bozkırın boylar üstü adları genellikle siyasi ad işlevi görürdü. Bunların bazıları sonradan başka halklar içinde boy adlarına küçüldü (Kıpçak gibi), bazıları ise etnonim oldu. Taşıyıcılarının birinci şahısta kullandığı bir ad, iç etnonim ya da başlangıçta iç siyasi ad olarak ele alınabilir. Şibanî hanlarının tebaasının 15. yüzyıldaki adı olan Şiban (šibanlïγ) yalnızca dışarıdakilerin anlatımlarında geçer. Kalıcı bir siyasi yapıdan yoksun kaldığı için hiçbir zaman etnonim olmadı (Trepavlov 2019, 352, 356, 362).

İşlevsel bir çözümlemenin öncülleri vardır. Pohl, erken ortaçağ etnoniminin gösterebileceği on grup türünü ayırt eder ve aynı adın farklı kategorilerde “aynı anda ya da sırayla” iş görebildiğini not eder (Pohl 2010, 15–17).¹ Türk adı özelinde Gumilev üç evre çizmiştir: bir öz-ad, Araplarca savaşçı göçebeler için kullanılan ve göçebelerin kendilerince benimsenen genel bir ad, bir dil ailesinin adı (Gumilev 1967, giriş). Kononov da terimi bir boy birliğinin ortak adı olarak ele almıştır (Kononov 1949, 40–47). Zimonyi ara bir konumda durur. Szűcs’ten türettiği açık ölçütleri uygulayarak, terimin 9. yüzyıldan itibaren “hiçbir etnik ya da siyasi çağrışımı” olmadığı, ama “birkaç özel parçalı biçimde” sürdüğü sonucuna varır: Kuran’daki soy kütüğüne katılan ortak soy düşüncesi, göçebe yaşam biçimiyle ilişki ve karşılıklı anlaşılabilir dilleri konuşanların adlandırılması (Zimonyi 2018, 82, 87). Bu makale o hükmü varsaymak yerine sınar. Batıda 744–991 için adın hiçbir iç kullanımının belgelenmediğini kabul eder (§5.1); ama 1070’lere gelindiğinde Kâşgarlı ve Kutadgu Bilig, kendine ve diline türk diyen bir topluluk gösterir (§5.3–§5.4) ve Zimonyi’nin “parçalarının” bazıları, en başta bir dilin adlandırılması, taşıyıcıları kısmen belirlenebilen katmanlar (L3) olarak daha iyi anlaşılır.

¹ “Katmanlar” terimi Baski (2025) tarafından farklı bir anlamda kullanılır. Baski, Orta Asya Türk etnonim dağarcığının kronolojik tabakalarını ayırt eder (13. yüzyıla kadar eski bir katman, Moğol döneminin orta katmanı ve 16. yüzyıldan sonraki yeni bir katman) ve boy ve klan adlarını işlev, anlam ve yapı bakımından sınıflar. Bu modelin katmanları ise tek bir adın işlevleridir.

2.5 Ölçütler ve sınıflar

İç Asya çalışmalarında ya da erken ortaçağ tarihinde etnogenez için üzerinde uzlaşılmış ölçütler yoktur (“etnik”i açık biçimde tanımlamanın güçlüğü üzerine krş. Pohl 2018a, 10–12). Bu yüzden burada kullanılan ölçütler açıkça yazılmıştır. Adın beş işlevine (L1–L5) katman denir; belirli bir tanıklığın bir katmanın iç aktarımını mı yoksa başka bir şeyi mi belgelediğine aşağıdaki ölçütlerle karar verilir.

Ölçüt İçerik
K1 öz-gönderme Ad bir topluluk tarafından kendisi için kullanılır: ya kolektif temsilde (K1a: topluluk adına konuşan bir yazıt, kolofon, sikke yazısı ya da saray metni) ya da bireysel öz-atıfta (K1b: bir kişinin kendini bu adla tanıtması). Bir kişinin başkalarınca bu adla sınıflandığını bildirmesi dış algıdır, K1b değildir.
K2 aktarım Adlandırılmış bir taşıyıcı aracılığıyla adı önceden taşımış olanlara belgelenmiş bir bağ. Taşıyıcılar öğe öğe (ad; bir unvan; bir soy kütüğü; bir yer; bir yazı dili) ve iç ya da dış olarak kodlanır (§2.3). Aktarım sürekli (K2a) ya da gömülü (K2b: aralık içinde tanıklanan bir iç taşıyıcı ve aralığın sonunda bir yeniden etkinleşme) olabilir. Tamγa gibi uygulamalar yalnızca destekleyici kanıttır.
K3 devralınan içerik Kaynakta devralınmış en az bir öğe görünür ve yeniden etkinleşen içerik önceki kullanımın “karakterine” tanınabilir biçimde uygundur (Smith 1986, 178). Değerin tersine dönmesi, yani bir adın aşağılayıcı hâle gelmesi, K3’ü çürütmez.
K4 bağımsızlık Bağımsız üreticilerin en az iki tanıklığı: birbirinden kopyalamayan farklı yazarlar, çevirmenler ya da kançılaryalar. Tür farklılığı güçlendirir ama zorunlu değildir. Aynı çevirmenin iki kolofonu tek sayılır; tek bir sarayda tek bir yazarın kaleme aldığı yazıtlar da öyle (KT ve BQ, ikisi de Yollıg Tigin’in; KT SE, BQ SW; Aydın 2017, 68–69, 100–101).
K5 çürütme Her katman ve her tartışmalı sınıflama için açıkça yazılmış iki önerme: hangi olumlu kanıt onu çürütür, hangi yokluk çürütmez. Bunlar Tablo 2’de (§7.1) verilir.

Tanıklıklar aşağıdaki sınıflara yerleştirilir.

Sınıf Koşul Örnek
İç tanıklık K1 + K3 + K4; adı önceden taşımış olanların söz konusu olmadığı ya da adın izlediği yolun belirlenemediği durumda topluluğun adı kendisi için kullanması Eski Uygurca kolofonlarda türk tili (§4.3)
İç aktarım K1 + adın iç taşıyıcısı + K3 + K4 Orhon yazıtlarında türk bodun: Kağanlığın ilk anıtıyla süreklidir ve Kül Tigin yazıtı onu Tang aralığı boyunca korunmuş olarak sunar (§3.1, §3.4); Ebulgazi’nin soy kütüğü (§6.5)
Buluşma K1; ad dışarıda taşınır, ama devralınmış en az bir başka öğe (bir unvan, bir soy kütüğü, bir yer) içeride taşınır; K3 Karahanlıların öz-adı (§5)
İçselleştirilmiş dış ad K1; ad yalnızca dışarıda taşınır ve içeride taşınan devralınmış hiçbir öğe görünmez Macarların Hunni adını benimseyişi (§7.3)
Uyumlu dış anma dışarıdakilerin, topluluğun kendi öz-adıyla örtüşen kullanımı Çince Tujue; Uygurların Türkler için türük demesi (yalnızca etnonim bakımından dış; ortak bir yazı, edebî dil ve siyasi dağarcık içinde, §4)
Ayrışan dış sınıflandırma dışarıdakilerin, topluluğun belgelenmiş öz-adından farklı kullanımı Bizans’ın Macarlar için Turkoi demesi
Eşadlılık aynı biçim, tarihsel bağ yok türk “güç”
Anlam türevi tarihsel bağ var, ama gösterilen bir topluluk değil Fars şiirinde turk “sevgili”
Belirlenemeyen K1 sınanamaz ve iç kaynak kalmamıştır —

Buluşma ile içselleştirilmiş dış ad arasındaki ayrım, ilgili toplulukların yüzyıllar boyunca “aynı grup” olduğunu varsaymaz; bu makalede süreklilik aynılık değildir. Ayrım belgelenmiş bir olguya dayanır: adın kendisi dışında devralınmış herhangi bir öğenin içeride taşınıp taşınmadığına. Bizans’ın Macarlar için Turkoi demesi, hiçbir zaman içselleştirilmemiş bir ayrışan dış sınıflandırmanın örneğidir: Pohl’un belirttiği gibi, “bu hiçbir zaman bir öz-ada dönüşmedi” (Pohl 2018a, 14). Bu sonuç, yeniden etkinleşme için bir iç aktör ve bir iç taşıyıcı gerektiren modelle tutarlıdır; ama kendisi bir sınama değildir. Modelin başarısız olabileceği sınamalar Tablo 2’deki çürütme koşullarıdır; gömülülük sınamasının olumsuz sonucu da §7.1’de belirtilir.

§§3–6’nın sonundaki özet tabloları yalnızca bu dokuz sınıfı, iki niteleyiciyi ve iki ek etiketi kullanır. Niteleyiciler, birlikte sayılmaması gereken iç tanıklık ya da iç aktarım türlerini işaretler: (türetilmiş biçim), Türk üzerine kurulmuş bir ad için (Türkmen); (saray soy kütüğü), taşıyıcısı sürekli öz-adlandırma değil yazılı bir soy tarihi geleneği olan §6’daki soy kütükleri için. Etiketler şunlardır. Bellek (H1–H5), adın bir kullanımını değil bir bellek öğesini belgeleyen satırı işaretler; böyle satırlar bir katmanın tanıklığı değil, taşıyıcılar (K2) için kanıttır. Sınıflanmamış, eksiksizlik için bildirilen ama sayılmayan bir satırı, gerekçesi ayraç içinde olmak üzere işaretler: tartışmalı bir tanık, bir bireyin sınıflandırılmasına ilişkin bir dışarıdakinin bildirimi, bir statü terimi ya da bir yönetim formülü. İslam coğrafyacılarının, adı kendi adları farklı olan halklara genişleten genel kullanımı, genel türden bir ayrışan dış sınıflandırmadır.

Bir katmanın durumu (etkin, gömülü ya da yeniden etkinleşmiş) metinde yalnızca önem taşıdığı yerde, L1 ve L4 için tartışılır. Bir katman, ancak bir dönem için hiçbir öz-gönderimsel tanıklık (K1) kalmamışken adın o işlevdeki bir iç taşıyıcısı o dönem içinde tanıklanıyorsa ve bu taşıyıcı adıyla belirtiliyorsa gömülü sayılır. Böyle bir dönem boyunca taşınan bir unvan ya da bir yazı dili katmanı değil, o öğeyi gömülü kılar; yalnızca dışarıdakilerin taşıdığı bir ad ise gömülülüğe değil, buluşmaya ya da içselleştirilmiş dış ada götürür (§2.5). Böylece gömülülük hiçbir zaman sessizlikten çıkarılmaz.

2.6 Şimdiciliğe yöneltilen itiraz

Etnonim sürekliliğine ilişkin her açıklamaya sıkça yöneltilen bir itiraz, modern ulusal kategorileri modern öncesi aktörlere yansıttığıdır. İtiraz, ereksel (teleolojik) anlatılara karşı geçerlidir; ama belgelenmiş öz-göndermeye dayanan bir argümana uygulanmaz: Türk adı en erken Türkçe anıtlarda, o anıtların adına konuştuğu bir halkın adı olarak geçer. Model, “hayalî cemaati” matbaaya ve modern devlete bağlayan modernist ulus kuramlarının bir uygulaması da değildir (Anderson 1983). Uluslar çağından önce bir adın belgelenmiş kullanımlarını, yani ulusların oluşumunun kendisini değil, modern ulusların sonradan içinden oluştuğu malzemeyi konu alır; daha yakın benzeri Smith’in ethnie‘sidir (§2.1).

Fei Xiaotong’un Çin örneğine ilişkin açıklaması iki yararlı çözümsel ayrım sunar. Fei, Batılı güçlerle karşılaşmada ortaya çıkan “kendinin bilincinde bir etnik varlık” (zijue de minzu shiti) olarak Çin ulusunu, uzun bir tarihsel süreçte oluşan “kendinde” aynı varlıktan (zizai de minzu shiti) ayırmıştır (Fei 1989a, 1; Fei 1989b, 1; Huang 2017, 3–4’te aktarıldığı gibi). Etnonim tarihi için genel bir kural da formüle etmiştir: bir etnik grubun adı “önce dışarıdakilerce verildi, sonra yavaş yavaş grubun kendisince benimsendi” (从”他称”转为”自称”; Fei 1989b, §4; Fei 1990, 177–78). Fei’nin büyük tezi ereksel ve Han merkezli olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir (Leibold 2007, 1–6; Bulag 2024) ve burada benimsenmez. Şunu da belirtmek gerekir: Fei’nin kuralı, Barthold ile Lee’nin Türk için önerdiği yolu, yani dışarıdakilerin verdiği bir adın içselleştirilmesini, tam olarak betimler. Bu makale, o yolun nerede geçerli olduğunu ve nerede olmadığını sorar. İddia, ortaçağ aktörlerinin modern bir ulusal bilince sahip olduğu değildir. İddia, modern Türk uluslarının yararlandığı adın, dilin ve seçilmiş belleğin aradaki yüzyıllar boyunca değişen biçimlerde belgelendiğidir: Smith’in ethnie kavramı anlamında (§2.1), burada izlenen katmanlar bu ulusların sonradan içinden oluştuğu etnik malzemedir. Bu malzemenin modern dönemde nasıl benimsendiği, genişletildiği ve zenginleştirildiği Bölüm II’nin konusudur. §2.5’in ölçütleri, süreklilik kanıtına da kopuş kanıtına da, benzer her ada uygulanacağı gibi aynı biçimde uygulanır: bir siyasi yapının çöküşü, yönettiği halkın adının sonu olarak tek başına kabul edilmez (§3.4).


3. Kağanlık: Çekirdek Etnonim ve Esnek Siyasi Ad (6.–8. Yüzyıllar)

Not. Orhon yazıtlarından yapılan alıntıların Türkçeleri Aydın 2017’den alınmıştır; KT S1–2, KT E14, KT E18, BQ E16 ve BQ E30–31’in çevirileri bize aittir.

3.1 En erken tanıklıklar

Etnonim tarih kaydına 540’larda girer. İlk tanıklık, 542–543 kışında Türklerin Batı Wei sınırına yaptığı bir akındır ve Yuwen Ce’nin biyografisinde kayıtlıdır: Datong’un 8. yılının on ikinci ayında Türkler Liangu yolundan girmiş, yolları boyunca yakılan ateşler onlara büyük bir ordunun yakında olduğunu düşündürünce kaçmışlardır; aynı pasaj, Türklerin “her yıl ırmak donduktan sonra” akın ettiklerini de söyler (每歲河冰合後,突厥即來寇掠) (Zhou shu 27: 454; Thierry 2005, 202–3 ve n. 37; Tishin 2023, 72). Ecsedy akını 23 Aralık 542 – 20 Ocak 543 arasına tarihler, ama Türklere ayrılmış bölümlerde de hanedan yıllıklarında da geçmediği için ona çekinceyle yaklaşır (Ecsedy 1968, 151–52 n. 3). Zizhi tongjian, Datong’un 11. yılı (545) kaydında, Türklerin yönetiminde “ilk kez güçlendiği ve sık sık Wei’nin batı sınırına akın ettiği” önder olarak Bumın’ı (土門) anar (Zizhi tongjian 159; krş. Ecsedy 1968, 133).

Zhou shu Türkleri (Tujue 突厥) “Xiongnu’nun ayrı bir kolu (biezhong), soyadı Aşina” olarak tanıtır (突厥者,蓋匈奴之別種,姓阿史那氏) ve onları Çin etnografyasının soy kütüğü diliyle sınıflar. Bugünkü Wei shu‘daki Türklerle ilgili kayıtlar Bei shi‘den alınmış sonraki eklemelerdir; bu yüzden ilk tanık Zhou shu‘dur (Tishin 2020, 61). Kljaštornyj, boyun Türk adını ancak Juan-juan (Rouran) egemenliği altında Altay’a yerleştirildikten sonra aldığını, eski adı Aşina’nın ise yönetici soyun adı olarak kaldığını ileri sürmüştür (Kljaštornyj 1964, 111; krş. 104–13). Zhou shu, Datong’un 11. yılında (545) Soğdlu An Nuopantuo başkanlığında onlara gönderilen bir elçiliği kaydeder (Zhou shu 50: 907–8; krş. Golden 2022, 9). Aynı bölüm Çince yazıya geçirilmiş bir Türkçe sözcüğü de korur: kağanın muhafızlarına fuli 附離 denirdi, “bu da Çincede kurt demektir” (夏言亦狼也); yani Eski Türkçe böri (Zhou shu 50: 909). Golden Türkleri, Çin kaydındaki İç Asya halkları arasında “güvenle” tanımlanabilen pek az halktan biri sayar (Golden 2022, 4, Sinor 2005’e dayanarak).

Batı kaynakları bir kuşak içinde gelir. Soğdlu Maniakh’ın başkanlığındaki bir Türk elçiliği 568 sonu ya da 569 başında Konstantinopolis’e ulaştı; ardından gelen yazışmaları Muhafız Menandros korur (Menander frr. 10.1–10.5, ed. Blockley 1985, 110–27; tarih için 262 n. 110). Bunu 576’da Valentinos başkanlığında bir Roma elçiliği izledi (frr. 19.1–19.2, ed. Blockley 1985, 170–79). Theophylaktos Simokattes, bir Türk kağanının İmparator Maurikios’a (582–602) mektubunu aktardıktan sonra gelen ara bölümde, Çin için Türkçe Taugast (Ταυγάστ) biçimini kullanır (Golden 2022, 3–4 n. 8).

Kağanlığın kendi en erken anıtları Türkçe değildir. 580’lerin Bugut yazıtı Soğdcadır. Kljaštornyj ile Livšic’in edisyonunda ilk satır, dikilitaşın “Türkler” (tr’wkt) tarafından dikildiğini kaydeder; ikinci satır ise “Türk efendisi Nivar Kağan”ı (trwkc βγy nw”r γ’γ’n) anar (Kljaštornyj ve Livšic 1972, 72, 85; krş. Golden 1992, 116). Moriyasu ile Ochir ilk satırı farklı okur: “Türk Aşina boyunun kralları”; buna göre ad ile soy yan yana durur. Golden “okumaların sorunlu kaldığını” belirtir (Golden 2018, 294 n. 12, Moriyasu ile Ochir’in ön raporuna dayanarak). Hangi okuma kabul edilirse edilsin, Kağanlığın ilk anıtı adı yöneticilerine ve onların halkına uygular. Bugut ve Hüis Tolgoi’nin Brāhmī metinleri erken bir Moğol dili olarak okunmuştur; Vovin bu dili kendinden önceki Juan-juan imparatorluğunun diliyle özdeşleştirir (Vovin 2019, 163; Bugut 584’e, en geç 587’ye tarihlenir). İlk Türk sarayı, demek ki, Soğdlu yöneticilerinin dilinde ve devralınmış bir Moğolca kançılarya dilinde yazıyordu. Modelin ilk katmanının dil ile değil ad ve siyasi yapı ile tanımlanması bundandır. Yalnızca 8. yüzyıl başının runik anıtlarında türk bodun, “Türk halkı”, yazıtların adına konuştuğu topluluk olarak görünür; üstelik yazıtların kendilerinin o topluluğun kendi dili saydığı bir Türk dilinde.

Öteki Brāhmī metni Hüis Tolgoi, Türk sarayına aynı kolaylıkla mal edilmemelidir. Metin iki kez “Türklerin kağanı Niri Kağan”ı (niri qaγan türüg qaγan) anar; bu, 595’ten itibaren hüküm süren ve Tielelere yenilen Batı Türk hükümdarı Niri’dir (泥利). Editörlerine göre yazıt Niri’yi anar ama “ondan ya da onun için değildir”. Yazıtın Tieleler arasında Uygurların yükselişini işaret ediyor olabileceğini öne sürerler; bu durumda Uygurlar, Bugut’u örnek alarak Brāhmī yazısını ve Moğol dilini seçmiş olacaklardır (Maue vd. 2018, 79–80, 88). Tarih bölümünü yazan de la Vaissière bunu yalnızca “olası bir hipotez … sonraki okumalara bağlı” olarak sunar (de la Vaissière 2018, 315). Bu okumaya göre yazıt, adın Türklerden başka bir halkın yazdığı Türkçe dışı bir bozkır dilindeki en erken tanıklığıdır: 7. yüzyıl başından bir uyumlu dış anma. Vovin dikilitaşı 604 ile 620 arasına tarihler ve türǖg ~ türüg biçimini “Türk” olarak açıklar (Vovin 2019, 163, 168).

3.2 Kağanlık döneminde iki anlam

István Zimonyi, Türk‘ün İkinci Kağanlık’ta iki temel çağrışım taşıdığını ileri sürmüştür (Zimonyi 2018, 82, 86–87):

Bu ayrım, Orhon kanıtının her okumasının başlangıç noktasıdır. Türk‘ü yalnızca siyasi bir ad olarak okumak, anıtların bir kökeni ve belleği olan bir halktan söz eden kendi dilini görmezden gelir. Yalnızca etnik bir ad olarak okumak ise adın kağanın egemenlik alanı boyunca açıkça görülen esnekliğini görmezden gelir. Sinor sonucu açıkça söylemiştir: “Türk devletinin bütün sakinleri Türk, hatta Türkçe konuşan değildi ve … bütün Türkler Türk devletinin yönetici tabakasına mensup değildi” (Sinor 1985, 157).

Golden, adı taşıyan birliğin sonunda otuz boydan oluştuğunu anlatır: Doğu Türklerinin iç çekirdeğini oluşturan Aşina ve on boy daha; On Ok’un (Batı Türkleri) on boyu; ve jiu xing 九姓 öbeği, yani Dokuz Oğuzlar. “Dokuz Oğuz dahil bu öbeklerin hepsi,” diye bitirir, “Türk siyasi adını aldı”; gerçi “görünüşe göre farklı derecelerde istekle” (Golden 2022, 4–5, Dobrovits 2004’e dayanarak). Çin kaydı dışarıdan bir koşutluk sunar. Katayama, jiu xing‘in Toquz Oγuz‘u karşıladığını gösterdiği gibi, Tang tarihlerindeki “Türklerin Dokuz Soyu” (突厥九姓) deyiminin “Tielelerin Dokuz Soyu” yerine yapılmış bir yazıcı yanlışı sayılamayacağını da göstermiştir, çünkü Kaiyuan dönemine gelindiğinde Tiele adı artık kullanılmıyordu (Katayama 1981, 1788–89). Lingzhou’ya yerleştirilen Dokuz Soy öbekleri “Türk Dokuz Soyu boyları” olarak kaydedilmiştir (突厥九姓部落所處; Jiu Tang shu 38: 1416); “Türk Dokuz Soyu yeni gelip tâbi oldu” ve Taiyuan’ın kuzeyine dağıtıldı (時突厥九姓新來內附; Jiu Tang shu 99: 3090); “Kaiyuan’ın başında Türk Dokuz Soyu karışıklık çıkardı” (開元初,突厥九姓亂; Xin Tang shu 110: 4126). Katayama, böyle adlandırılan öbeklerin Dokuz Soy’un bir bölümünü bir Türk klanıyla birleştirmiş olabileceği uyarısını yapar. Bu pasajlar, demek ki, Dokuz Oğuzların öz-adlandırmasını değil, Çin kullanımının adı bu öbeklere genişlettiğini gösterir. Sinor aynı kullanımı not etmişti (Sinor 1985, 156; Sinor 1990, 289); bağımsız bir tanık da onu doğrular: kuzey halklarına ilişkin Tibetçe rapor Toquz Oγuz‘u drugu rus dgu, “dokuz kemikli Türkler” diye karşılar (Venturi 2008, 24 ve n. 59, aktaran Golden 2018, 296 n. 24).

Çin kaydı, Dokuz Oğuzların ve Uygurların çıktığı Tieleleri Türklere uyguladığı terimlerle sınıflamıştır. Sui shu onlara ilişkin kaydını bir soy kütüğü sınıflamasıyla açar — “Tielelerin ataları Xiongnu’nun soyundandır” (鐵勒之先,匈奴之苗裔也) — ve “törelerinin genel olarak Türklerinkiyle aynı olduğunu” (其俗大抵與突厥同) söyler; yalnızca evlilikte ikamet ve gömme âdetlerindeki farkları belirtir (Sui shu 84: 1879–80). İlk ifade, Zhou shu‘nun Aşina’ya uyguladığı soy kütüğü dilinin aynısıdır (§3.1); ikincisi ise yazıtların kağanın egemenlik alanının adlandırılmış bileşenleri olarak türk bodun ile Dokuz Oğuz arasında yaptığı ayrımın iki yanındaki ortak uygulamaya ilişkin bir dışarıdakinin gözlemidir (§3.3). Kategorinin kendisi bir dışarıdakininkiydi. Tiele, Türkler dışındaki Türk boyları için kullanılan bir Çince toplu addı. Kayıtları yalnızca kendi adlarını bilen Türkler bu adı kullanmadı; adın özgün biçimi yazıtlarda belirlenemez; ve ad, kapsadığı boylar sürerken İkinci Kağanlık döneminde Çin kaydından kaybolur (Katayama 1981, 1786). §2.5’in sınıflarında bir ayrışan dış sınıflandırmadır. Jiu Tang shu Uygurları bu düzen içine yerleştirir: Uygurlar “Sonraki Wei döneminde Tiele boyları diye anılırdı … Gaoche’ye dayanıyor ve Türklere tâbi bulunuyorlardı” (在後魏時,號鐵勒部落……依託高車,臣屬突厥; Jiu Tang shu 195: 5195).

Tonyukuk yazıtı adı, öteki bir bileşen halkın adıyla bileşik olarak kullanır. “Türk halkı öldü” diye yas tutar ve “Türk Sir halkının topraklarında” boy kalmadığını söyler (türk bodun ölti … türk sir bodun yerinte bod kalmadı; T1 W3–4; Aydın 2017, 104–5); Kağanlığın düşmanlarına “Türk Sir halkı (oldukları) yerde hiç hareket edemesin” diye plan yaptırır (türk sir bodun yerinte idi yorımazun; T1 S4; Aydın 2017, 106–7; krş. Semet 2014); Oğuzlarla birlikte “Türk Bilge Kağan”dan ve “Türk Sir halkı”ndan söz eder (türük bilge kagan türük sir bodun; T2 N4; Aydın 2017, 118–19). Sir‘in kimliği tartışmalıdır ve bu pasajlardan ikincisi düşmanların aktarılan sözüdür; üçüncüsü yazıtın kendi sesidir.

3.3 “Kendi halkım”: yazıtlarda Dokuz Oğuzlar

Dokuz Oğuz pasajları iki anlamın birlikte işlediğini gösterir. Kül Tigin yazıtında kağan şöyle der: toquz oγuz bodun kentü bodunum erti, “Dokuz Oğuz halkı kendi halkım idi.” Gök ve yer karıştığı için “düşman oldular” (yaγï boltï) ve bir yıl içinde beş kez savaşıldı (KT N4; Aydın 2017, 64–65; Golden 2022, 5). Bilge Kağan yazıtı kalıbı tekrarlar: Dokuz Oğuzlar gök ve yer karışıp düşman olana kadar “halkımdı” (BQ E29–30; Aydın 2017, 90–91). Başka yerde Dokuz Oğuzlar yalnızca düşman olarak anlatılır (KT E14; Aydın 2017, 54–55; Golden 2022, 5).

Bilge Kağan’daki koşut pasajda türk bodun, savaş sırasında “sendeleyen” ayrı bir aktör olarak görünür (türk bodun adaq qamšattï, BQ E30–31; Aydın 2017, 90–93). Fu Ma buradan, Dokuz Oğuzlarla türk bodun‘un “birbirine karşıt iki ayrı topluluk” olduğu ve Türk‘ün bu dönemde çekirdekle sınırlı “dar anlamda bir boy-siyaset topluluğu kavramı” olduğu sonucunu çıkarmıştır (Fu Ma 2019, 159). Türgiş pasajını da aynı biçimde okur: Türgişler kendi kağanlarını tahta çıkardıktan sonra “artık Türk değildi” (Fu Ma 2019, 160).

İki husus bu sonucu sınırlar.

  1. Daha büyük bir topluluk içinde adlandırma katmanlıdır. Anıtlar çekirdek türk bodun‘u öteki bileşen halklardan ayırır; ama bunu, imparatorluk kaynaklarının bileşen halkları çoğu zaman ayrı adlarla anıp bununla onları siyasi yapının dışına yerleştirmediği türden bir ayrımla yapar (krş. §3.2, “Türk Dokuz Soyu”). “Kendi halkım idi … düşman oldular” türünden bir kalıp, çatışmayı dışarıdakilerle bir karşılaşma olarak değil, kağanın topluluğu içinde bir kopuş olarak çerçeveler.
  2. Siyasi ad, kanıtların gösterdiği gibi, genişletilebilirdi. Kül Tigin yazıtı, Bilge Kağan’ın ağzından, kendi kağanlığını kurmuş bir Batı Türk (On Ok) halkı olan Türgişler için şöyle der: türgiš qaγan türkümüz bodunumuz ärti, “Türgiş kağanı (ve halkı) bizim Türklerimiz, bizim halkımızdı” (KT E18, kısmen tamamlanmış; krş. BQ E16, türüküm bodunum erti; Aydın 2017, 56–57, 84–85; T. Tekin 1968, 266, aktaran Zimonyi 2018, 86). Ad, doğu çekirdeğinin dışındaki bir öbeğe — Kağanlığın batı (On Ok) kanadından, kendi kağanı olan bir halka — uygulanır ve savaş bağlamında uygulanır: “bizim Türklerimiz”diler, ama yanıldıkları için kağanları öldü. Zimonyi bu pasajı Türk‘ün siyasi anlamının bir örneği olarak okur (Zimonyi 2018, 86); buradaki okuma ona katılır ve o siyasi anlamı modelin ikinci katmanı olarak ele alır. Çizgi öbür taraftan da çizilebiliyordu. Tonyukuk yazıtında Türgiş kağanı kendi halkını türk bodun‘dan ayırır (T1 E4–5; Fu Ma 2019, 160); demek ki adın kapsamı yalnızca bahşedilmiyor, tartışılıyordu da.

Wimmer’in terimleriyle, ad kağanın halklarını kapsayacak biçimde genişletilebiliyor, onlar ayrıldığında ya da adı reddettiğinde daraltılabiliyordu. Golden’ın Janhunen’i izleyerek İç Asya etnonimlerine özgü saydığı hareket budur.

Bu kanıtın niteliği hakkında iki noktayı belirtmek gerekir. Birincisi, konuşan kağandır. Bu, kanıtı küçümsemek için bir neden değildir. Bir hükümdar yazıtı bir dışarıdakinin etiketi değil, topluluğun kendi kolektif temsilidir (K1a) ve betimlediği halka seslenir: Kül Tigin yazıtı “küçük kardeşlerim ve oğullarım, birleşik soyum ve halkım”a, sağdaki ve soldaki beylere, Otuz Tatarlara ve “Dokuz Oğuz beyleri, halkı”na sözlerini dinlemeleri için seslenerek açılır (toquz oγuz begleri bodunï bo savïmïn edgüti ešid; KT S1–2; Aydın 2017, 46–47). Dokuz Oğuzları dinleyicilerinin bir parçası olarak anan kamusal bir anıt, dinleyicilerinin tanıyabileceği bir aidiyet iddiasını önceden varsayar. Seslenme onları, anıtların öteki bileşen halkları andığı gibi, Türk çekirdeğinin yanında anar; yukarıdaki birinci husus gereği bu, onları kağanın topluluğunun dışına değil içine yerleştirir. Dokuz Oğuzların kendi bireysel sesi (K1b) korunmamıştır ve yazıt tek başına iddiayı kabul edip etmediklerini göstermez. Ardıllarının yaptıkları ise iddianın dile getirildiği siyasi çerçeveyi paylaştıklarını gösterir: Uygur kağanları aynı katılma kalıbını, aynı unvanları ve yazıyı devraldılar ve kendi egemenliklerinden önce Türk yönetiminin yıllarını saydılar (aşağıda ve §4.1).

Bu seslenmenin tarihi tartışmalıdır. Chen Hao, Kül Tigin dikilitaşının güney yüzünün 732’de Bilge Kağan tarafından değil, küçük oğlu Tengri Teg Tengride Bolmış Türk Bilge Kağan tarafından, imparatorluk dağılırken 740’ta tahta çıktığında yazıldığını ileri sürmüştür (Chen Hao 2021, 133–39, 148–49). Ama buradaki çıkarım yalnızca o yüze dayanmaz. Bilge Kağan’ın 732 tarihli kendi metni olan doğu yüzünde kağan Türklere ve Oğuzlara birlikte seslenir: “Türk (ve) Oğuz beyleri, halkı dinleyin” (türük oγuz begleri bodun ešidiŋ; KT E22; krş. büyük ölçüde onarılmış BQ E18–19; Aydın 2017, 58; Chen Hao 2021, 183, 208). Kalıp tek bir dinleyici kitlesi içinde iki halkı anar: tek bir siyasi topluluk, adlandırılmış iki bileşen. Seslenildikleri ad merkezden gelmiş de olabilir: Katayama Toquz Oγuz‘u Türklerin konfederasyon için kullandığı ad olarak okur; ad Çinlilere yeniden kurulan Türk devleti aracılığıyla ulaşmıştır (Katayama 1981, 1788). Öyleyse Uygur kağanlarının daha sonra kendi halklarını andıkları ad (§4.1), Kağanlık içinde, onun merkezince verilmişti. Bu yüzden §2.5’teki anlamda bir içselleştirilmiş dış ad değildir, çünkü o sınıf yalnızca dışarıdakilerin taşıdığı bir ad gerektirir. Ad aynı siyasi dünyanın içinden gelmiştir ve Dokuz Oğuzlarca benimsenmesi de o ortak dünyanın bir başka işaretidir.

İkincisi, kalıp bir yönetim kalıbıydı. Şine Usu yazıtının Uygur kağanı, bağışladığı yenik Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatar halkı için aynı sözleri kullanır: “kendi halkım” (käntü bodunum), “ardımdan gel” (ŠU E2; Moriyasu vd. 2009, 12, 25, 35). Käntü bodunum bir kağan altında katılmayı dile getirir. Kalıp Türk adını içermez ve bu yüzden siyasi adın bir tanıklığı sayılmaz; adı içeren tanıklıkların — “bizim Türklerimiz” olarak Türgişlerin ve türk sir bodun‘un — okunması gereken bağlamdır (L2). Uygur kağanlarının bu dağarcığı devralmış olması da bozkırın siyasi dilindeki sürekliliğin bir kanıtıdır.

3.4 Bellek, gömülülük ve 682’de yeniden kuruluş

Orhon yazıtları kendileri kolektif belleğin araçlarıdır. Türk beylerine ve halkına seslenirler; topluluğun kökenlerini, düşüşünü ve yeniden kuruluşunu gelecek kuşaklara ders olarak anlatırlar.

Merkezdeki olay, 630’dan sonra Tang’a elli yıllık tâbiliktir. Kül Tigin yazıtı, beylerin Türk unvanlarını bırakıp Çin unvanlarını aldığını, Tang imparatoruna tâbi olduğunu ve elli yıl ona işini gücünü verdiğini anlatır (KT E7–8 = BQ E7–8: türük begler türük atïn ïdtï, tavγačγï begler tavγač atïn tutupan tavγač qaγanqa körmiš elig yïl; Aydın 2017, 52–53, 82–83). Halk sonra şöyle sordu: “Ülkesi (il) olan halk idim, ülkem şimdi hani? … Kağanı olan halk idim, kağanım hani?” Tang’a karşı ayaklandılar ve İkinci Kağanlık kuruldu (KT E9: illig bodun ertim, ilim amtï qanï … qaγanlïγ bodun ertim, qaγanïm qanï; Aydın 2017, 54–55).

§2.3’ün terimleriyle yazıt, iletişimsel bellek içinde bir gömülülük ve yeniden etkinleşme döngüsü anlatır; ama neyin gömülü hâle geldiği kesin olarak belirtilmelidir. Gömülü hâle gelen ad değildi. Eski Türkçe at hem “ad” hem “unvan” anlamına gelebilir; bu yüzden türük atïn ïdtï ifadesi meseleyi tek başına çözmez. “Unvan” okuması, beylerin Çin unvanlarını aldığını söyleyen koşut cümleye ve aynı pasajda türk bodun‘un kullanılmayı sürdürmesine dayanır. Pasajın kendisi türk bodun‘un ağzından konuşulur; Çin kaynakları da Tang yönetimi altındaki teslim olmuş Türkleri bu adla kaydeder: 630’da Taizong “teslim olan Türk kitlesini” (突厥降眾) “onları yönetmek için” (以統其眾) kurulan askerî valiliklere yerleştirdi, önderlerine de sarayda general rütbeleri verildi (Zizhi tongjian 193, Zhenguan 4 [630]). Bırakılan Türk unvanları ve kağanlıktı; 682’de yeniden kurulan da bunlardı. Taşıyıcı, onları yeniden kuranların sahip olduğu “ülkesi olan halk” ve “kağanı olan halk” olmuş olmanın belleğiydi. Diriliş kendisi de seçiciydi. Suzuki Kōsetsu, soy bağı Birinci Kağanlık’ın soyuyla neredeyse kopuk olan İkinci Kağanlık kağanlarının yeni krallıklarını doğrudan Bumın’a bağlayarak meşrulaştırdıklarını ve bu amaçla Birinci Kağanlık’ın kuruluş anlatısını yazıtlarda yazıya geçirdiklerini ileri sürmüştür (KT E1–6); onun okumasında süreklilik bir “Bumın meşruiyeti ilkesi” aracılığıyla ileri sürülmüştür (Suzuki 2008a, 115; 2008b, 35). Anıtların koruduğu bellek, demek ki, §2.1’deki anlamda zaten yeniden kuranların siyasi bir kurgusudur.

Kaydın Çin tarafı bunun ayna görüntüsünü gösterir. Chen Yinke, Tang’ın kurucusu Li Yuan’ın kuzeydeki öteki bütün taht adayları gibi Türk kağanını metbu olarak tanıdığını ve “Sui’nin sonunda ve Tang’ın başında Asya halklarının çoğunun efendisinin Çinliler değil, Türkler olduğunu” ileri sürmüştür (亞洲大部民族之主人是突厥,而非華夏也; Chen 2001a, 323; Chen 2001b, 108–21). Chen’e değinmeyen Skaff, Tang–Türk antlaşmalarının “muhtemelen Tang’ın utanç verici sayılan çok sayıda ödün verdiği için” zayıf belgelendiğini ve metinlerin “kaybolmuş ya da kasıtlı olarak bastırılmış” olduğunu belirtir (Skaff 2012, 195). Her iki taraf kendi tâbiliğini kendi yoluyla hatırladı: Türk yazıtları kendi tâbiliklerini bir ders olarak kaydetti, Tang tarihçileri kendilerininkini bastırdı. Tang sarayı zaferini çok daha eski bir geçmiş üzerinden de okudu. 629’un sonunda Tuli Kağan tâbi olduğunda Taizong ondan Xiongnu unvanı chanyu ile söz etti ve babasının tâbiliğinin utancının artık silinebileceğini söyledi; 630’da İllig Kağan yakalandığında tahttan çekilmiş imparator Li Yuan, MÖ 200’de Baideng’de Xiongnu tarafından kuşatılan Han Gaozu’nun “öç alamadığını; şimdi oğlumun Türkleri yok edebildiğini” söyledi (今單于稽顙,庶幾可雪前恥; 漢高祖困白登,不能報;今我子能滅突厥; Zizhi tongjian 193, Zhenguan 3 [629] ve 4 [630]). Bu söz, Zhou shu‘nun Türklere “Xiongnu’nun ayrı bir kolu” dediği soy kütüğü diline aittir (§3.1). §2.5’in sınıflarında, Çin’in olaylara ilişkin belleğiyle (H5) birleşmiş bir ayrışan dış sınıflandırmadır: Tang seçkinlerinin Türkleri Mete’nin (Modu) Xiongnu’sunun çizgisine yerleştirdiğini gösterir, Mete’nin zamanında Türk adlı bir halkın var olduğunu değil. Addan önce gelenler, bu çalışmanın Bölüm II’sinin konusudur (§1).

Pasaj, siyasi yapı ile kimlik arasındaki ilişkiye ışık tutar. Anlatım yeniden kuranların kendi kurgusudur, ama bu noktada dış kayıt onunla çelişmez: Tang yönetimi altındaki teslim olmuş Türklere ilişkin Çin kaydı (yukarıda), yeniden kuranların topluluklarının ayakta kaldığını ileri sürdükleri gibi, adın siyasi yapıdan uzun ömürlü olduğunu gösterir. Etnik kimliği siyasi bağlılıkla eşitleyen bir modelde böyle bir iddiaya yer olmazdı.

3.5 Kağanlık kanıtının özeti

Tanıklık Kaynak K1 Sınıf Gösterdiği
Batı Wei sınırına Tujue akını, 542–543 kışı Zhou shu 27: 454 (Yuwen Ce’nin biyografisi) — (Çince) uyumlu dış anma adın tarihlenebilen en erken kaydı
Tujue, “Xiongnu’nun ayrı bir kolu, soyadı Aşina”; 545 elçiliği Zhou shu 50; Zizhi tongjian 159 — (Çince) uyumlu dış anma (ad); ayrışan dış sınıflandırma (Xiongnu soy kütüğü, §3.4) ilk etnografik kayıt
tr’wkt; trwkc βγy “Türk efendisi” Bugut yazıtı (Soğdca), 584–587 (Kljaštornyj ve Livšic 1972, 85; tarih: Vovin 2019, 163) K1a (Soğdca kançılarya) iç tanıklık (L1) Kağanlığın ilk anıtında halka ve hükümdara uygulanan ad
niri qaγan türüg qaγan “Türklerin kağanı Niri Kağan” Hüis Tolgoi (Moğolca, Brāhmī), 604–620 (Maue vd. 2018, 79–80, 88; Vovin 2019, 163) — (muhtemelen Tiele/Uygur) uyumlu dış anma muhtemelen Türk olmayan bir öbeğin Moğolca metninde ad
568/569’dan itibaren Bizans’a Türk elçilikleri Menandros — (Yunanca) uyumlu dış anma adın çok batıda tanınması
türk bodun KT, BQ (tek üretici); T1–T2 K1a iç aktarım (L1; K2a, §3.4) anıtların adına konuştuğu halk
toquz oγuz bodun kentü bodunum erti KT N4; BQ E29 K1a sınıflanmamış (yönetim kalıbı; ŠU E2’de olduğu gibi L2 için bağlam) Dokuz Oğuzlar “kendi halkım” sayılır; Türk adı geçmez
türgiš qaγan türkümüz bodunumuz ärti KT E18 (kısmen tamamlanmış); krş. BQ E16 K1a iç tanıklık (L2) adın, kendi kağanı olan batı (On Ok) kanadından bir halka genişletilmesi
türk sir bodun T1 W3–4, S4; T2 N4 K1a iç tanıklık (L2) adın başka bir bileşen halkın adıyla bileşik kullanımı (Sir’in kimliği tartışmalı)
Türk unvanlarının bırakılması ve yeniden kurulması KT E7–9 K1a bellek (H2, H5) unvanlar ve kağanlık 630–682 arasında gömülü; ad değil

Kağanlık kanıtı, demek ki, modelin ilk iki katmanını kurar: kendi köken anlatısı olan bir çekirdek halkın öz-adı olarak Türk ve kağanın egemenlik alanındaki halklara genişletilen, onlarca tartışılan esnek bir siyasi ad olarak Türk. L1, K4’ü Kağanlığın kendi kaydı içinde karşılar: Bugut kançılaryası, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları (tek üretici) ve Tonyukuk yazıtı; Çince, Moğolca ve Yunanca tanıklar da buna uyar. L2, Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarına ve, Sirler çekirdekten başka bir halk olduğu ölçüde, Tonyukuk yazıtına dayanır; Çince ve Tibetçe kullanım da adı aynı biçimde genişletir (§3.2). Uygurların Aşina’yı devirdiği 744’ten sonra bu katmanlara ne olduğu §4’ün konusudur.


4. 744’ten Sonra: Uygur Yolları

Kapsam. Bu bölüm, 8. ile 13. yüzyıllar arasında Türk adının Uygurlarca ve Uygurlar için nasıl kullanıldığını ele alır. Bugünkü Uygur kimliği, bugünkü Türk kimliği gibi, bu çalışmanın konusudur. Burada belgelenen ad, dil ve bellek, Uygurlar da dahil olmak üzere modern Türk uluslarının yararlandığı malzemenin bir parçasıdır (§2.6); Bölüm II bu malzemeyi ve onu taşıyanları bugüne kadar izler (§1). §2.1’deki ilkeye göre bir standart dilin soyu, bir nüfusun tarihini tek başına belirlemez (n. 2).

Uygur örneği, kopuş görüşünün en güçlü kanıtıdır ve burada ayrıntılı biçimde incelenir. Uygurlar İkinci Türk Kağanlığı’nı yıktılar, bu yıkımı anıtlarda andılar ve — Lee ile Fu Ma’nın gösterdiği gibi — Türk‘ü etnonim olarak benimsemediler (Lee 2019; Fu Ma 2019, 155–61). Bu bölüm, etnonim için bu sonucu kabul eder. Ama Uygur kanıtının basit bir kesintiden daha ilginç bir şey gösterdiğini savunur: bir dallanma. Bu dallanmada kazananlar kendi egemenliklerini Türk Kağanlığı’nın ardılı olarak konumlandırmıştır (§4.1); adın boylar üstü anlamı Uygur hükümdarı için bile kullanılmış olabilir (okuma belirlenemez, §4.2); Eski Türkçeyle sürekli olan dile türk denmeye başlanmıştır (ilk tanıklığı 10. yüzyıldandır); etnonim ise tarihsel düşmanların ve dışarıdakilerin adına dönüştürülmüştür.

Tek siyasi dünya içinde bir mücadele. 742–744 çatışması, bir yazıyı, bir edebî dili, bir siyasi dağarcığı ve birkaç on yıl boyunca bir siyasi yapıyı paylaşan halklar arasında yaşandı. Uygur yönetici hanedanının çıktığı Dokuz Oğuzlar, Türk kağanlarına karşı ayaklanmadan önce Türk yazıtlarında “kendi halkım” diye anılmış ve kağanın dinleyicilerinin bir parçası olarak onlara seslenilmişti (§3.3); Aşina’yı deviren koalisyon — Basmıllar, Uygurlar ve Karluklar — Tang’ın teşvikiyle hareket etti (§4.1); yeni hükümdarlar da Türklerin unvanlarını, yazısını ve yönetim kalıplarını devraldı (§4.1). Sinor, Türklerle Uygurlar arasındaki farkın “tamamen siyasi olmuş olması gerektiği” sonucuna varmıştır (Sinor 1997, V: 4–5). İkinci Kağanlık’ın düşüşü, demek ki, tek bir siyasi dünyanın bileşen halkları ve yönetici soyları arasında bir üstünlük mücadelesiydi — Aşina’ya karşı Uygur Kağanlığı’nın yönetici klanı Yağlakar (Kasai 2020, 69) — ve adlandırılmış halklar arasına bir sınır da çizdi. İkisi birbirini dışlamaz. Sınır etnonim için gerçekti: Uygurlar kendilerine Türk demedi; Lee ile Fu Ma da kanıtı başlıca bu ışıkta okur (Lee 2016, 103; Fu Ma 2019, 155–61). Ama sınır ortak bir dünyanın içinde çizildi ve kazananların ardılları sonradan kendi dillerine türk der oldu (§4.3).

4.1 Uygur Kağanlığı: yenik siyasi yapı olarak Türk

İkinci Türk Kağanlığı 742–744’te Basmıl, Uygur ve Karluk koalisyonuna yenildi.

Yeni Uygur Kağanlığı’nın anıtları bu sonucu, Orhon yazıtlarıyla aynı runik yazıda ve aynı Eski Türkçede, kazananların tarafından anlatır.

Bunlar tek tük örnekler değildir. Aydın’ın bu anıtlarda adın bütün geçtiği yerleri taraması, Tariat ve Şine Usu’da türük‘ün Kök Türk ülkesini ve halkını gösterdiğini, Tes yazıtının ise adı hiç kullanmadığını ortaya koyar. Yenisey yazıtları da bir “Türk kağanı”nı (türk kan; Uybat III, E 32, 10. satır) bir “Uygur kağanı”ndan (uygur kan; İyme I, E 73, 7. satır) ayırır (Aydın 2013, 82, 85–86). Tek belirsiz örnek, Tariat E7 ve Şine Usu N8’de geçen ve Kömür Tag ile Yar Ügüz yakınlarına yerleştirilen üč tuγluγ türük bodun, Aydın’ın çevirisiyle “Üç Tuğlu Türk boyu”dur (Aydın 2013, 82–83). Kimliği bilinmez; Aydın, “Kök Türklerin güney bölümlerinde bulunan Kök Türk kökenli bir boy” olabileceğini önerir (Aydın 2013, 83–84, 86).

Bu metinlerde türük yenik bir siyasi yapıyı ve onun halkını adlandırır ve şimdi “halkım” olan Dokuz Oğuzların karşısına konur. Uygur Kağanlığı’nın hükümdarları topluluklarını Dokuz Oğuz ve Uygur olarak tanımladı ve Türkleri düşman saydı (Lee 2016, 103; Lee 2019; Lee 2023, 3, 25). §2.5’in sınıflarında bunlar uyumlu dış anmalardır: Uygurlar Türkler için, Türklerin kendileri için kullandığı adı kullanır, ama onu Türklerle sınırlar. Bunlar yalnızca K1 anlamında dıştır, çünkü Uygurlar adı kendilerine uygulamaz; adı Uygurların kendi anıtlarında, dolayısıyla adın dil adına ulaşmış olabileceği iki yolun ilki olan yazılı gelenekte kullanımda tutarlar (§4.3).

Bu anıtların ayrıca gösterdiği şey, kazananların kendilerini yenilenlerin aracıyla anlatmasıdır: aynı yazı, aynı edebî dil ve aynı siyasi dağarcık (qaγan, el, bodun). Bu türden siyasi düşmanlık tek başına etno-dilsel bir sınır çizmez. Uygur yazıtları ortak bir dağarcıktan daha ileri gider. Hem Şine Usu hem Tariat, Türk Kağanlığı’nın yıkılışını anlatmadan önce onun tarihini anlatır ve yönetim yıllarını sayar: Tariat 682’deki Türk yeniden kuruluşundan, Şine Usu Ötüken’in yeniden alınmasından başlayarak. Moriyasu ve yayın arkadaşları bunu, Uygurların Türkleri kendi öncülleri olarak görmesinin ve hem Türkleri hem Uygurları içine alan bir Türk halkları tarihi yazma niyetinin bir ifadesi olarak açıklar; Şine Usu’da Ötüken’i elinde tutan meşru hükümdardı. Tariat S5’te yabγu unvanları gelecekteki kağana verilen “ataların” önceki Türk Kağanlığı’nı da kapsadığını düşünürler (Moriyasu vd. 2009, 46–47, 54–55). Uygurlar, demek ki, Türklerin adını kendileri için almadılar ve devletlerini yıktılar, ama kendi egemenliklerini onun ardılı olarak konumlandırdılar. §2.3’ün terimleriyle bu, hanedan değişikliği boyunca taşınan olaylara ve kurumlara ilişkin bellektir (H5, H2). Golden’ın formülü noktayı yakalar: 743/744’ten sonra siyasi ad, “Eski Türkçeden gelişen edebî Türk koinesini adlandırmak dışında” soldu (Golden 2022, 5).

Sinor, erken Uygur kanıtını daha ileriye işaret ediyor diye okudu. Türklerle Uygurlar arasındaki farkın “tamamen siyasi” olduğu sonucunu (yukarıda) şu olgulara dayandırdı: aynı dili konuşuyor, aynı yazıyı kullanıyor ve aynı devlette yaşıyorlardı; Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar her biri Türk siyasi yapısının mirasçısı olduğunu ileri sürebilirdi (Sinor 1997, V: 4–5). Tariat yazıtında kağan Bumın Kağan’ı ve iki yüz yıllık Türk yönetimini anar; Sinor bunu o ardıllığa yönelik bir iddia olarak aldı. Birkaç yıl sonraki Şine Usu ise Bumın’ı anmaz ve Türk halkının sonunu kaydeder (türük bodun … yoq boltï; Sinor’un çevirisinde Türklerin “yok edildiği söylenir”); Sinor’un sözleriyle “Türk mirasına karşı tutum o zamana kadar değişmişti” (Sinor 1997, V: 24–25). Tariat’taki Türk ülkesiyle ilgili satırı “Türk halkını harekete geçirdim ve onu büyüttüm” diye okumayı da önerdi; bu okumayı kendisi spekülatif saymıştır (aynı yer). Hangi okuma kabul edilirse edilsin, erken Uygurların Türk geçmişiyle ilişkisi sabit değildi: on beş yıl kadar içinde vurgusu kurucudan ve iki yüz yıllık Türk yönetiminden Türk halkının sonuna doğru kaydı. İki okuma özde değil vurguda ayrışır. Moriyasu ve yayın arkadaşları iki yazıtın da Türk yönetiminin yıllarını saydığını ve Şine Usu’nun meşru egemenliği Ötüken’e bağladığını vurgular; Sinor ise Şine Usu’nun kurucu Bumın’ı ve iki yüz yılı düşürdüğünü vurgular. İkisi de Uygur anıtlarının Türk geçmişini hatırladığında ve Şine Usu’nun onu sona ermiş bir geçmiş olarak çerçevelediğinde birleşir.

4.2 “Türk ülkesinin kralı”: Uygur Kağanlığı’nda boylar üstü anlam

Uygur Kağanlığı’nın kendi resmî kaydı yine de adın daha geniş bir kullanımını içerir. 808’den 821’e kadar hüküm süren kağan için dikilen üç dilli Karabalgasun yazıtı, Soğdca metnine hükümdarı twrkcʾny ʾβcʾnpδykw ʾxšywny, “Türk ülkesinin kralı” diye adlandırarak başlar; ardından taht adı Ay Tengride Kut Bulmış gelir (2. satır; Yoshida 2020, 32). Burada Türk, Türk Kağanlığı’nı yıkmış hanedanın bir devlet anıtında, Uygur kağanının kendi ülkesini niteler.

Tanıklığın açık sınırları vardır ve iki okumaya elverir. Türkçe değil Soğdcadır; bir halkı değil bir ülkeyi niteler; satırın birkaç sözcüğü tamamlanmıştır. Yoshida’nın çevirisinde aynı satır hükümdara ayrıca “bir Uygur prensi” der (Yoshida 2020, 32); yazıt da başka yerde twrk‘ü tarihsel Türkler için kullanır. Bir okumaya göre “Türk ülkesi”, bozkır için kullanılan genel bir terimdir ve Türk‘ün Türk dilli halkları bir kategori olarak adlandırmaya başladığı Soğd kullanımını yansıtır; Fu Ma böyle bir Soğd kategorisini savunur (Fu Ma 2019, 172–76). Öbür okumaya göre bu bir toprak ve hanedan iddiasıdır: Türklerin eski ülkesinin hükümdarı olarak Uygur kağanı; bu, Uygur yazıtlarının yıktığını ileri sürdüğü türük el ile tutarlıdır. İkinci okuma Lee’nin ikinci iddiasına uyar, çünkü ad Uygurları değil ülkeyi niteler; ama Uygur yazıtlarının ileri sürdüğü Türk Kağanlığı ardıllığına da uyar (§4.1). Birincisi Lee’nin üçüncü iddiasını sınırlar. İfade ikisi arasında karar veremez ve sınıfı belirlenemeyendir. Batı Türk Kağanlığı henüz ayaktayken yazılan 639 tarihli Soğdca twrkstn de (Fu Ma 2019, 172–73) daha belirleyici değildir, çünkü o zaman “Türklerin ülkesi” onun düz anlamıydı. Bögü Kağan’ın din değiştirmesini anlatan ve genellikle Soğdcadan çevrildiği kabul edilen bir Maniheist metin (U 72–73), bir okumaya göre aynı yöne işaret eder: bir Maniheist rahip kağanı, “bütün Türk halkının” (qamaγ türk bodun) Tanrı’ya karşı günah işleyeceği konusunda uyarır. Moriyasu ile Zieme buradaki türk bodun‘u “cahil halk” diye çevirir; Fu Ma “Türk halkı”nı korur ve ifadeyi Uygur Kağanlığı’nın tebaası için kullanılan Soğd kullanımı olarak alır (Fu Ma 2019, 174–76, Moriyasu’nun ve Zieme’nin çevirisi üzerine 175 n. 4 ile; Zieme 2011’e dayanarak, Zieme görülmedi). Sinor ise buna karşılık pasajı, Uygurlara 763’ten sonra da “hâlâ ‘Türk halkı’ denildiğini” gösteren bir kanıt olarak almıştır (Sinor 1997, V: 5). Pasaj böylece üç okumaya elverir — iç kullanım, çeviri yoluyla Türkçeye taşınmış bir Soğd sınıflandırması ya da §4.4’te ele alınan aşağılayıcı türev — ve sınıfı belirlenemeyendir. Bu tanıklıklar birlikte ve Fu Ma’nın bir Soğd kategorisi lehindeki argümanıyla okunduğunda (Fu Ma 2019, 172–76), adın genelleşmesinin Soğd kullanımındaki İslam öncesi öncüllerine işaret eder; gerçi hiçbiri tek başına belirleyici değildir. Genelleşmenin İslam’dan önce tamamlandığını göstermezler; Fu Ma da bunun kristalleşmesini İslam dönemine yerleştirir (Fu Ma 2019, 176–77).

4.3 840’tan sonra: dil adı türk tili

Uygur Kağanlığı 840’ta Yenisey Kırgızlarına yenildi. Turfan’daki (Koço; Çin kaynaklarının “Batı Uygur” krallığı) ve Gansu’daki ardıl devletleri, Eski Uygurca zengin bir Budist ve Maniheist edebiyat geliştirdi. Bu edebiyatta türk sözcüğü, Uygur Kağanlığı’nın runik anıtlarında sahip olmadığı bir rolle yeniden ortaya çıkar: Uygurların kendi dilinin adı olarak.

Kanıt her şeyden önce çevirmen kolofonlarından gelir; öz-gönderimsel niteliği bu türü özellikle değerli kılar.

Başka konularda Batı Uygurlarında bir Türk kimliği bulunduğuna karşı çıkan Fu Ma, kesin bir sonuç çıkarır. Batı Uygurları “kendi dillerine gerçekten de zaman zaman Türk dili demiştir”; “bu dil sınıfının genel adının ‘Türk dili’ olduğunu kabul ediyordu” ve “kendi dillerinin ‘Türk dili’ne ait olduğunu kabul ediyordu” (Fu Ma 2019, 163–64; çeviri bizim). Sonuç bölümünde, dışarıdan bakıldığında görünen bu ortaklığın bilincini Batı Uygurlarının kendilerine yükler: Batı Uygurları “dışarıdan bakıldığında Türklerle ve Türk dilli boylarla aralarındaki ortaklığın ayrılıktan çok daha ağır bastığını kuşkusuz çok iyi biliyorlardı; bu ortaklığı dile getirmek için kullanılan sözcük de tam olarak ‘Türk’ idi” (Fu Ma 2019, 176–77). Kitabının İngilizce baskısı dilsel öncülü doğrudan söyler: “Uygurların ana dili, Eski Türkçenin bir lehçesi olan Eski Uygurcaydı” (Fu Ma 2026, 2).²

² Dil adı bir lehçe sürekliliğini kapsıyordu. Johanson, Orhon yazıtlarını, Eski Uygurcayı ve Karahanlıcayı tek bir Doğu Eski Türkçe dönemine yerleştirir; Orhon yazıtlarının dilinin daha o zaman “sonradan Oğuzcaya özgü olan bazı özellikler gösterdiğini” belirtir ve Karahanlıcayı “Eski Uygurcaya yakın” olarak betimler (Johanson 2022, 83, 86). Adın ve dilin sonraki tarihleri ayrıştı. Bugünkü Uygurca güneydoğu (Karluk) koluna aittir (Johanson 2022, 84) ve Eski Uygurcadan değil, Kâşgarlı’nın kaydettiği, Karahanlıların saray dili olan “Hakaniye dili”nden gelir (§5; Clauson 1965, 57); ikisi de yukarıda betimlenen Doğu Eski Türkçe sürekliliğine aittir. Bugünkü Uygurlar, demek ki, §4.5’teki kollardan birinin adını taşır ve öbürünün dilinden gelen bir dili konuşur; ad ile dilin nasıl bir araya geldiği Bölüm II’de ele alınır (§4, Kapsam).

Bileşik türk uyγur tili özel bir ilgiyi hak eder. İki adı karşıt kılmaz, iç içe yerleştirir: uyγur, daha geniş türk kategorisi içinde bir türü belirtir. §2.4’ün terimleriyle dil adı, topluluk adından daha yüksek bir sınıflandırma düzeyinde işler; Golden’ın, etnonimlerin toplumsal örgütlenme düzeyleri arasında hareket ettiğini betimlemesine çok benzer biçimde. Batı Uygurları, demek ki, Türk‘ü halklarının adı olarak — öncüllerinin yıktığı Kağanlığın adı olarak — reddederken, dillerini daha geniş bir türk kategorisinin içine yerleştirebiliyordu.

Bu, modelin üçüncü katmanının doğu biçimidir (L3 doğu). Kolofonlar K1a’yı (çevirmen metin ve topluluğu adına konuşur), K3’ü (ad) ve K4’ü (iki bağımsız üretici: Toharca çizgisinde Prajñārakṣita ve Çince çizgisinde, iki kolofonu tek sayılan Šiŋqo Säli Tutuŋ) karşılar. K2 öğe öğe kodlanmalıdır. Yazı dili sürekli olarak aktarılmıştır (K2a): Orhon ve Uygur yazıtlarının dilidir. Dil adının ilk tanıklığı ise 10. yüzyıldandır ve izlediği yol belgelenmemiştir. Ad, Uygurların kendi yazılı geleneği yoluyla gelmiş olabilir; bu gelenekte ad Türkler için 750’lerin runik yazıtlarında (§4.1) ve Karabalgasun yazıtının Soğdca metninde, 808–821’de (§4.2), tanıklanır; ya da Türk‘ün Türk dilli halkları bir kategori olarak adlandırmaya başladığı Soğd kullanımı yoluyla (§4.2; Fu Ma 2019, 172–76). Birinci yolda sınıf iç aktarımdır; ikincisinde buluşmadır, çünkü devralınmış bir öğe olan yazı dili içeride taşınmıştır. Makale kolofonları, yolu belirlenemeyen iç tanıklık olarak kodlar (Tablo 2). İfadeyi kullanan her çevirmen Uygur değildi — Pinault, Prajñārakṣita’nın etkinliğini daha doğuya yerleştirir; Fu Ma da dile türk diyen bazı çevirmenlerin Uygur olmadığını belirtir (Pinault 2022, 353; Fu Ma 2019, 163) —; bu yüzden katman tek bir topluluğa değil, Eski Uygurca edebî ortama aittir. Kolofonların sistemli bir taraması savı güçlendirirdi (§8). Kalıplaşmış türk tilinčä ifadesinin anlamı gözetilmeden kopyalandığı itirazını, ifadenin çeşitlenmesi — türk tili, türk uyγur tili, uyγur tili — ve Fu Ma’nın kendi okuması karşılar. Barthold, Budist türk uyγur tili‘ni, geniş adın bir Müslüman yaratımı olduğu tezinin bir istisnası olarak daha önce not etmişti (Barthold [1927] 1968, 40). Dil, Smith’in sözleriyle, kültürün “hem üyeleri birbirine bağlamaya hem de onları dışarıdakilerden ayırmaya yardım eden” öğeleri arasındadır (Smith 1986, 26); yerel dilde edebiyat da Hastings’in anlatımında böyle bir öz-farkındalığın oluştuğu başlıca araçlardan biridir (Hastings 1997, 2–3). Batı Uygurlarınca etnonim olarak reddedilen Türk adı, onları da içine alan bir dil topluluğunun adı olmuştu.

4.4 “Öteki” olarak Türk: tarihsel düşman ve dışarıdaki

Aynı edebiyat, bu dilsel içermenin neden ortak bir etnonime varmadığını da gösterir. Birkaç Batı Uygur metninde türk olumsuz bir yük taşır. Fu Ma, Peter Zieme’nin ve Yasin Ušur’un çalışmalarına dayanarak başlıca kanıtları bir araya getirir (Fu Ma 2019, 164–66; Yasin Ušur 2006; Zieme 2011):

§2.5’in sınıflarında bu kullanımlar üç öbeğe ayrılır. Türk “güç” bir eşadlıdır. Türk olarak karşılanan tarihsel Tujue bir uyumlu dış anmadır. Barbar ülkeleri anlatan türk türgiš ve aşağılayıcı türk yučul bodun, tarihsel halkların adlarını barbarlığın bir mecazı olarak kullanır ve en iyi olumsuz değerli anlam türevleri olarak sınıflanır; Şehitoğlu’nun okumasına göre ikincisi hiç aşağılayıcı değildir.

Bu yükü iki bağlam açıklar.

  1. Düşmanlık belleği. Uygur devleti Türk Kağanlığı’nın yıkımı üzerine kurulmuştu ve anıtları bunu söylüyordu.
  2. Çağdaş rekabet. 11. yüzyılda Batı Uygurları, Fu Ma’nın deyişiyle “kendilerini ‘Türklerin’ torunları sayan” Müslüman Karahanlılarla savaş hâlindeydi (Fu Ma 2019, 171). Kâşgarlı’nın sözlüğü, Uygur topraklarındaki Budist tapınaklarının yağmasını kutlayan Karahanlı savaş şiirlerini korur. Yağma ve Tuhsılar arasında tat sözcüğünün kâfir Uygurları gösterdiğini de kaydeder (Kâşgarlı, känd maddesi, “Uygurlara karşı yapılan gazayı tasvir ederek diyor ki: … Puthanelerini yıktık”, Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 270–71; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 149; bäčkäm maddesi, “Uygur itlerine yöneldik”, I: 358–59; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 211; üs maddesi, bir dizedeki tat “bir Uygur kâfiri” diye karşılanır, I: 88–89, çeviri bizim; tat maddesi, Türklerde “Fars” (Dankoff ve Kelly’ye göre Türklerin çoğunda, Ercilasun ve Akkoyunlu’ya göre bütün Türklerin nezdinde), ama Yağma ve Tuhsılar arasında “Uygur kâfirleri”, II: 103; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 317; ve tat tavγač, I: 340–41).

Dinsel düşmanlık, demek ki, adlara iki yönde de işlendi; ama abartılmamalıdır. Kasai’nin Kâşgarlı’da saydığı Batı Uygurlarına karşı en az dört Karahanlı savaş şiirinden yalnızca biri Uygurların Budist ibadetine değinir; ötekilerin hiçbiri savaşı bir cihat olarak sunmaz (Kasai 2020, 85).

Koço Uygurları kendilerine özgü bir köken efsanesi de geliştirdi. Fu Ma, efsanenin efsanevi Bügü (Buku) Han — tarihsel Bögü Kağan (hükümdarlığı 759–779) ile karıştırılmamalıdır — ve Moğol yaylası etrafında döndüğünü; Batı Uygur döneminde köken geleneklerinin Karahanlıların İslami ve Fars geleneklerinden çok Hindistan’ın Budist dünyasına bakmış olabileceğini belirtir (Fu Ma 2019, 163, 172). Kasai efsaneyi bir hanedan meşruiyeti dayanağı olarak okur. Efsane Maniheist öğeler içerir ve batıya bir göçü anlatan son biçimi Batı Uygur dönemindendir. Koço hükümdarları büyük olasılıkla Yağlakar klanından değildi; Ganzhou’nun rakip hükümdarları ise bu soydan geldiklerini ileri sürüyordu. Efsane, Koço hükümdarlarının kendilerini Uygur Kağanlığı’nın mirasçıları olarak sunmalarını sağladı (Kasai 2020, 69, 71–73).

4.5 Yorum: bir dallanma noktası

§4.1–§4.4 birlikte okunduğunda, 744’ten sonra Türk adının yok oluşunu değil, farklılaşmasını gösterir. Uygurlar arasında beş şey aynı anda geçerliydi:

Barth’ın terimleriyle, Batı Uygurlarının Karahanlılara karşı koruduğu sınır dil boyunca değil, din ve siyasi bellek boyunca uzanıyordu. Sınırın iki yanındaki kültürel malzeme — dil, edebî koine, siyasi dağarcığın büyük kısmı — ortaktı. Aynı sözcüğün Uygurlara hem dillerinin adı hem de başkalarını küçümseyen bir terim olarak hizmet edebilmesi bundandır.

Bunun tartışma için iki sonucu vardır.

  1. Süreklilik modeline karşı. 744’ten sonra Türk dilli bütün toplulukların bir Türk etnik kimliğini paylaştığı yönündeki her iddiayı dışlar. Uygur örneği etnonim için açık bir karşı örnektir; dil adı ya da Kağanlığın belleği için karşı örnek değildir (§4.3; §4.1, §5.6).
  2. Kopuş görüşünün güçlü bir biçimine karşı. Adın 744’ten sonra yalnızca dışarıdan uygulanan Arap-Fars kaynaklı genel bir ad olarak sürdüğü görüşünü dışlar; ne Barthold ne Lee bu görüşü bu güçlü biçimde savunur, çünkü ikisi de Budistlerin dil için türk sözcüğünü kullandığını not eder (Barthold [1927] 1968, 40; Lee 2016, 102 n. 6; Lee 2019). Dil adı türk tili, İslam dışı, Budist ve Maniheist bir ortamda iç ve öz-gönderimsel bir kullanımdır. Bu kullanımda türk tek bir halkı değil, bir dil sınıfını adlandırır (Fu Ma 2019, 164); dolayısıyla Barthold ile Lee’nin gerçekten savunduğu görüşü, adın geniş anlamının Müslüman yazarların eseri olduğu görüşünü de sınırlar (§7.2, 3. iddia).

Dil adının orada sürmesi, din sınırının öbür yanında Kâşgarlı’nın Uygurları neden Türk sayabildiğini ve Uygurcayı Türkçenin katışıksız bir biçimi olarak betimleyebildiğini anlamayı kolaylaştırır: “Uygurlar da katışıksız bir Türk diline sahiptir. Bunun yanında kendi aralarında konuştukları ikinci bir dil vardır” (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 83; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 11). Karahanlı sarayınınki ve Uygurlarınki dahil, zamanının Türk lehçeleri arasındaki farkları küçük sayıyordu: “Lehçelerin aslında fazla farklılık yoktur. Farklılıklar, bazı harflerin değişmesi veya düşürülmesi şeklinde ortaya çıkar” (I: 84; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 12). İki kullanım — Batı Uygurları arasında reddedilen etnonim ama korunan dil adı, Müslüman Türkler arasında benimsenen öz-ad — aynı addan ve aynı edebî dilden beslendi. (Bu makaledeki “dallanma” nüfusların değil, kullanımların dallanmasıdır.) §5 ikinci dalı izler; önce de onu Kağanlıktan ayıran aralığı.

4.6 Uygur kanıtının özeti

Tanıklık Kaynak ve tarih K1 Sınıf Gösterdiği
türük bodun … yoq boltï Şine Usu N10, 759 — (Uygur, Türkler hakkında) uyumlu dış anma (Uygurların kendi anıtlarında; adın olası iç yolunun ilk halkası, §4.3) yenik siyasi yapı ve halk olarak Türk
türük elin … artatdïm Tariat E5 — (Uygur, Türkler hakkında) uyumlu dış anma (Uygurların kendi anıtlarında; adın olası iç yolunun ilk halkası, §4.3) Türk ülkesinin yıkımı (alternatif okuma: Sinor 1997, V: 24–25)
Bumın Kağan’ın ve iki yüz yıllık yönetimin anılması Tariat (Sinor 1997, V: 24) K1a bellek (H5) Bumın üzerinden ardıllık iddiası; Şine Usu Bumın’ı ve iki yüz yılı anmaz, Türk yönetiminin yıllarını Ötüken’den sayar
kurt sancağı (狼纛) Xin Tang shu 217A, 756 — (bir Çin kaynağının bildirimi) bellek (H2, H4), dışarıdan bildirilen Uygur kağanının koruduğu kurt simgesi (Aşina ve Gaoche gelenekleri, §5.6)
Türk yönetiminin yıllarının sayılması; giriş olarak Türk tarihi Şine Usu, Tariat (Moriyasu vd. 2009, 46–47, 54–55) K1a bellek (H2, H5) Uygur egemenliğinin öncülü olarak Türk Kağanlığı
Bilge Tonyukuk’un anılması U 1, Batı Uygur dönemi (Moriyasu 2002, 149–50; Moriyasu vd. 2009, 46–47) — (bellek, adın bir kullanımı değil) bellek (H5) 840’tan sonra adıyla hatırlanan bir Türk devlet adamı (§5.6)
yenik Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatar için käntü bodunum Şine Usu E2 K1a sınıflanmamış (yönetim kalıbı; KT N4’te olduğu gibi L2 için bağlam) Uygurlarca devralınan katılma kalıbı
twrkcʾny ʾβcʾnpδykw ʾxšywny Karabalgasun, Soğdca metin, 808–821 hükümdarın unvanı için K1a (Soğdca kayıt); Türk‘ün Uygurları kapsayıp kapsamadığı belirlenemez belirlenemeyen (genel ya da toprağa ilişkin) “Türk ülkesinin kralı” olarak Uygur hükümdarı
qamaγ türk bodun U 72–73, Bögü Kağan’ın din değiştirmesi (Soğdcadan) — belirlenemeyen (iç kullanım, Soğd sınıflandırması ya da aşağılayıcı) üç okuma: Sinor 1997; Fu Ma 2019; Moriyasu ve Zieme
tohrı tilintin türk tilinčä ävirmiš Maitrisimit, Sängim kolofonu, 10. yy. yazması K1a iç tanıklık (L3 doğu; adın yolu belirlenemeyen, §4.3) türk denen dil (çevirmen Prajñārakṣita)
türk tilinčä; türk uyγur tilinčä Ci’en zhuan ve Altun Yaruk kolofonları, 10. yy. sonu–11. yy. K1a iç tanıklık (L3 doğu; yol belirlenemeyen) aynı, Šiŋqo Säli Tutuŋ’dan (tek üretici)
türk yučul bodun = “Xiongnu”, “Koguryo” Ci’en zhuan 6. kitap — anlam türevi (aşağılayıcı; Şehitoğlu 2021 itiraz eder) “barbar dışarıdaki” olarak türk
türk türgiš ulušta Maitrisimit (Hami) — anlam türevi (aşağılayıcı) barbar kuzeydoğu ülkeleri
¹türk “güç” Wilkens 2021, 775 — eşadlılık ilgisiz eşadlı

5. 744–991 Aralığı ve İslam Dönemi Öz-Adı (8.–14. Yüzyıllar)

Adın ikinci kullanımı, §4’te anlatılan din sınırının öbür yanında gelişti. İslam dünyasında Türk (çoğ. Etrâk) bozkır halkları için geniş bir kategori oldu. Barthold’dan Lee’ye kopuş görüşü bunu belirleyici gelişme sayar: Arap ve Fars yazarlarının yaydığı, büyük ölçüde dış ad niteliğinde genel bir etiket, sonradan İslamlaşan topluluklarca benimsenmiştir. Golden soruyu kesin biçimde sormuştur: Türk‘ün Karahanlı edebiyatında görünmesi “Müslüman kullanımını mı yoksa eski geleneklerin sürmesini mi yansıtır”; ve şunu eklemiştir: “ortaçağ Türk topluluklarının etnik bilinci hakkında elimizde pek az veri var” (Golden 1992, 116). Bu bölüm önce İkinci Kağanlık’ın düşüşü ile batıdaki ilk kesin Türkçe öz-adlandırmalar arasındaki aralığı, sonra öz-adlandırmanın kendisini inceler. Karahanlı öz-adının en iyi bir buluşma olarak açıklandığını önerir — dışarıda taşınan genel bir adın içeride taşınan öğelerle, en başta Eski Türkçeyle sürekli bir yazı diliyle buluşması — ve bu hipotezin sınırlarını belirtir.

5.1 Aralık: taşıyıcılar neyi taşır

Güçlük açıkça söylenmelidir. 744 ile 990’lar arasında, batı bozkırından, bir topluluğun kendine türk dediğini gösteren kesin tarihli hiçbir Türkçe metin yoktur. Tek aday, kopyalanışını “övülmüş, kutlanmış ve muzaffer Türk ülkesinde, Argu ve Talas’ın kalbinde” diye yerleştiren bir Maniheist kolofondur (ögütmiš alqatmïš čärig türk uluš aryu talas kögüz ičintä; MIK III 198, verso, 24–26. satırlar); yeri de tarihi de tartışmalıdır. Moriyasu’yu izleyen Fu Ma, metnin Yedisu’da yazıldığını kabul eder (Fu Ma 2019, 162–63; Moriyasu 2015, 47–48; belge için bkz. Moriyasu 1991, 19 n. 43, lev. XIX–XX). Von Gabain’in eşzamanlılık hesabına dayanan Salman, metni 766–780’e, tercihen 766’ya tarihlemiştir (Salman 1988, 78–79, 85); Clark ise en azından kolofonun 11. yüzyıl başında Koço’da, hiç gerçekleşmemiş bir Argu teslimatı için yazıldığını ileri sürmüştür (Clark 2017, 71, 73, aktaran Smith 2026, nn. 4, 15). Kolofon burada aralık için kanıt olarak kullanılmaz.

Aralığın gerçekten gösterdikleri öğe öğe ayrılmalıdır (§2.5, K2).

Adın tarihlenebilen ilk Karahanlı kullanımı bir sikkedir. Karahanlılar Fergana vadisini Sâmânîlerden aldıklarında Fergana darphanesi, 381/991–92 tarihli ve Karahanlı hükümdarı Hârûn b. Süleyman’ı Türk Hâkān unvanıyla, valisi Arslan Tegin’le birlikte anan bir dirhem bastı. Unvan başka hiçbir Karahanlı sikkesinde geçmez; Kochnev, bu basımın Fergana’nın Karahanlı yönetimine geçişini kutlayan bir “zafer” basımı olmasını “pekâlâ mümkün” sayar (Kochnev 2006, 29, 149). Sikkenin adın tanığı olarak gücü sınırlıdır. Yazısı Arap harfli ve İslami kalıplıdır; Sâmânîlerden yeni alınmış bir darphanede basılmıştır. Etnonimler Karahanlı unvanlarında öz-adlandırma anlamına gelmeden de görünür: on üç Karahanlı hükümdarı Tavgaç Han ya da Hâkān unvanını taşımıştır (Kochnev 2006, 28); Kâşgarlı bunu “büyük ve eski hükümdar” diye açıklamıştır (Barthold üzerinden, aktaran Kochnev 2006, 28) ve kimse bunu Karahanlıların Çinli olduğu iddiası olarak okumaz. Türk Hâkān da aynı biçimde bir öz-ad değil bir unvan — “Türklerin hakanı” — olabilir; gerçi benzetme tam değildir: Türk, Tavgaç‘tan farklı olarak, hanedanın kendi metinlerinin onu adlandırdığı addır ve 1060’lar ve 1070’lerdeki bu metinler ilk kesin öz-adlandırmalardır (§5.3–§5.4). Adın tanığı olarak sikke, demek ki, Karahanlı unvanlarında Türk‘ün tarihlenebilen en erken geçişidir ve gücü belirsizdir. Unvan dağarcığının tanığı olarak daha açıktır. Türk‘ün gücü ne olursa olsun, sikke hanedanın kendi belgesidir ve hakan unvanını taşır: aralığın sonunda unvan artık yalnızca dışarıdakiler aracılığıyla değil, içeriden tanıklanır. Yazısı ve kalıbı unvanın nereden geldiğini göstermez, anlamı da dışarıdakilerin “Türklerin hakanı” ifadesiyle örtüşür (yukarıda); ama aynı yazı vali Arslan Tegin’i de anar ve tegin, böyle bir kalıbın veremeyeceği bir bozkır unvanıdır (§2.3).

Bu kanıta göre aralık, adın bir iç taşıyıcıda gömülü kalışı olarak betimlenemez: 744 ile 991 arasında batıda adın hiçbir iç taşıyıcısı belgelenmez ve K2’nin terimleriyle adın orada K2b’si yoktur. Söylenebilecek şey daha dardır. Ad dışarıdakilerce ve kesintisiz taşındı, ama onlarca icat edilmemişti: dışarıdakiler onu Türklerin kendi adı olarak taşıdığı addan almıştı (§3, §5.2). Karahanlılar adı benimsediklerinde bunu Eski Türkçeyle sürekli bir yazı dilinde, bir kağanlık unvan dağarcığıyla birlikte ve kağanlığa yönelik bir hanedan iddiası içinde yaptılar. §2.5’in sınıflarında bu bir buluşmadır: K1 (1060’lardan itibaren), dışarıda taşınan bir ad ve içeride taşınan devralınmış öğeler. Bunların güçlüsü yazı dilidir. Karahanlı edebî dili Orhon ve Uygur yazıtlarının diliyle süreklidir (§4.3, n. 2) ve Kutadgu Bilig onu türkčä diye adlandırır (§5.4). Zayıfı, K2b’si savunulabilecek tek devralınmış öğe olan hakan unvanıdır: bozkır hanedanları arasında bir kağanlık unvan dağarcığı sürdü, ama aralık içinde ancak dışarıdakiler aracılığıyla bilinir ve hanedanın kendi kaydında 991–92 sikkesinde görünür. Aralıktan sonra hanedanın sikkeleri bu öğeye alışılmadık bir ağırlık verir. Türkçe unvanlar Karahanlı sikkelerinde 2.846 kez geçer; bu, bütün unvanların yüzde 64,8’idir ve Arapça unvanların iki katıdır. Kochnev, Selçuklular dahil Türk kökenli başka hiçbir Moğol öncesi hanedanda buna benzer bir şey bilmediğini söyler ve bunu, Kljaštornyj’in deyişiyle, Karahanlı devletinde “eski Türk döneminin arkaik kurumlarının” uzun süre yaşamasıyla açıklar (Kochnev 2006, 32–33, Kljaštornyj 1986, 218’den alıntılayarak). Unvan Türklere özgü değildi, çünkü Juan-juan hükümdarları onu Türklerden önce taşımıştı (unvanın tarihi için bkz. Luo Xin 2009); ama §2.5’in sınıfı içeride taşınan devralınmış bir öğe ister, Türklere özgü bir öğe değil. Türklere özgü öğeler Karahanlı kaydında 991–92’den ve 1060’lardan itibaren görünür: Ötüken’in yetkesi (§5.4) ve, gücü belirsiz olmakla birlikte, Yenisey yazıtlarının türk kan‘ında runik (§4.1), “Türklerin hakanı”nda Arapça bir karşılığı olan Türk Hâkān bileşimi. Unvanı hesaba katmayan sıkı bir okumada vaka yalnızca yazı diline dayanırdı; yine de içeride hiçbir devralınmış öğenin taşınmadığı Macarların Hunni adını benimseyişinden ayrılırdı (§7.3). Buluşma, gömülü bir adın yeniden etkinleşmesinden daha zayıf, basit bir yeniden alıntıdan daha güçlü bir iddiadır; içselleştirilmiş dış ada dönüşeceği koşul Tablo 2’de belirtilmiştir.

Bir sorun da kaçınılmak yerine belirtilmelidir. Karahanlılar, çoğu yeniden kuruluma göre Karluk ve Yağma ortamından çıktı. Hanedanın kökeni üzerine yarışan yedi hipotez sayan Pritsak, kendisi de Aşina soyundan geldiğini ileri süren bir Karluk yönetici ailesini savunmuştur (Pritsak 1951; 1953, 21–23); bu özdeşleştirme tam olarak kanıtlanmış sayılmamıştır (Bosworth ve Clauson 1965, 5). Karluklar, üstelik, 742–744’te İkinci Kağanlık’ı yıkanlar arasındaydı (§4.1). Aynı konumdaki Uygurlar adı reddetti. Karluk kökenli hanedanın adı neden benimsediğini kaynaklar yanıtlamaz. Model din ve siyaset ortamındaki farkı not eder: Uygurlar, Kağanlığın ardıllığını ileri sürerken etnonimlerini yıkılan Türk siyasi yapısına karşı tanımladılar (§4.1); Karahanlılar ise bütün bozkır halklarına daha o zaman Türk diyen bir Müslüman dünyada, adı ve kağanlığı birlikte, Sâmânî ve Gazneli rakiplerine karşı ileri sürebilirdi.

990’larda ve izleyen on yıllarda üç koşul çakıştı: yeni bir hanedanın rakiplerine karşı meşruiyete ihtiyacı vardı; onun için kullanılan bir dış ad zaten vardı; ve kısa süre sonra Türkçe bir saray edebiyatı yazıldı (§5.4). Bunlar bir yasa değil, yazarın §7.3’te ele alınan vakalardan çıkardığı bir genellemedir. Çürütme koşulları (K5), hem bu katman hem de onun buluşma olarak sınıflanması için Tablo 2’de belirtilmiştir. Katman, Karahanlı öz-adı yalnızca Arapça okuyan bir kitleye yönelik metinlerde bulunsaydı ve hiçbir Türkçe ya da unvana ilişkin tanık olmasaydı çürürdü; 744 ile 991 arasında batı bozkırından Türkçe bir öz-tanıklığın bulunmamasıyla ise çürümez, çünkü buluşma okumasının betimlediği durum budur. Bu koşul karşılanmaz: Karahanlı sarayı için Türkçe yazılan Kutadgu Bilig, Türk beylerini dünya beylerinin en iyisi olarak sunar, onların en ünlüsü olarak hanedanın atası saydığı Alp Er Tunga’yı anar (§5.3, §5.6) ve kendi diline türkčä der (§5.4). İçselleştirilmiş dış ad değil buluşma olarak sınıflama ise ancak Karahanlı edebî dilinin Eski Türkçeyle sürekli olmadığına ilişkin kanıt ile hanedanın unvan dağarcığının yalnızca İslami kullanımdan geldiğine ilişkin kanıt birlikte bulunursa çürür. İkisi de yoktur: edebî dil Eski Türkçeyle süreklidir (§4.3, n. 2) ve hanedanın 991–92 tarihli kendi sikkesi, hükümdarın hakanının yanında bozkır unvanı tegin‘i taşıyan bir valiyi anar (yukarıda; §2.3).

5.2 Türk ve Etrâk

Golden’ın yeniden kurulumu hâlâ en kesin olanıdır. İkinci Kağanlık’ın düşüşünden sonra ad “Müslüman tarihçiler ve coğrafyacılar tarafından, birbirine yakın Türk dillerini ve lehçelerini konuşanların hepsi için soya dayalı genel bir ad olarak alınmıştır.” “Türkçe konuşan halklar, İslam’a girdikçe, kendilerini adlandırmak için İslami-Arap-Fars adı olan Turk’u kullandılar” ve “İslamlaşmış Karahanlılar özellikle Türk‘ü öz-ad olarak, Turk’u da daha geniş anlamda genel bir etnik ad olarak kullandılar” (Golden 2022, 5; krş. Golden 2015, 506). Bu genel adın çevresinde oluşan Arap Türk imgesi için bkz. Haarmann 1988.

Bu açıklamanın iki özelliği model için önemlidir.

  1. Alıntının yönü. İslami genel ad, Türklerin 6.–8. yüzyıllarda kendi adı olarak taşıdığı bir addan “alınmıştır” (§3) ve Soğd kullanımında daha geniş bir terim olarak İslam öncesi öncülleri vardır (§4.2).
  2. Benimseme edimi. Genel ad İslamlaşan Türk dilli topluluklara hangi yoldan ulaşmış olursa olsun, onlar onu kendi adları yaptılar. Bir topluluğun kendi dilinde ve kendi edebiyatında kendisine uyguladığı ad, başka kimin kullandığından bağımsız olarak bir öz-addır.

Aynı saraylardan bir karşılaştırma noktayı keskinleştirir. Gazneliler döneminde Farslar kendilerine Tâzîk (Tâcik) demeye başladı; bu ad “Türk egemenliği döneminde Fars halkını gösteren bir terim olarak yaygınlık kazandı”; tarihçi Beyhakī “kendini bir ‘Tâzîk’ olarak tanımladı” ve 11. ve 12. yüzyıl Farsça eserleri yeni bir “Türk ve Tâzîk” ikilisi kurdu (Ashraf 2006). Aynı ikilinin iki yanında, aynı ortamda bir dış kullanım benimsendi. İki yan her bakımdan benzer değildir: Türk yanında benimsenen ad Türklerin kendi adı olmuştu (yukarıda 1. madde) ve içeride taşınan bir dilde benimsendi (§5.1). Türk ve Tâzîk dağarcığı, bir yanın öbürüne dayattığı bir etiket değil, ortak bir saray dağarcığıydı.

Golden kendisi bir karmaşıklığı not eder. Kâşgarlı’nın Türk saydığı toplulukların bazılarına, Türk‘ü “genel bir etnik ada” dönüştürmüş olan İslami kullanım temelinde “Türk” deniyordu; Kâşgarlı için de dilsel Türkleşme “Türk dünyasına kabul için … en önemli adım”dı (Golden 2022, 2 n. 5). Barthold, Kâşgarlı’nın adı Doğu Asya’nın Türk olmayan halklarına bile uyguladığını gözlemlemişti (Barthold 1934, 904). Bu karmaşıklık burada betimlenen sürecin bir parçasıdır: kökeni bilinen bir kategori, dil yoluyla yeni üyeler kabul ederek genişledi. Dördüncü katmanın en güçlü kanıtının Kâşgarlı’nın sınıflandırmaları değil, hanedanın kendi kullanımı olması da bundandır.

5.3 Karahanlılar ve Kâşgarlı

Geniş adın Müslüman yazarların eseri olduğu görüşünün kurucusu Barthold, öbür taraf için belirleyici olguyu da kaydetmiştir: “Karahanlılar kendilerine yalnızca Türkler ve Efrasiyab hanedanı derlerdi” ve hiçbir kaynak hanedanın kendisinin hangi Türk halkından geldiğini söylemez (Barthold [1927] 1968, 93). Bu öz-adlandırmanın en kapsamlı erken tanığı Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk‘üdür. Eser 1072 ile 1077 arasında, Karahanlı ülkesinden bir bilgin tarafından Bağdat’ta derlenmiş, Arapça yazılmış ve Abbasi halifesi Muktedî’ye sunulmuştur (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 23, 70–71; Görkaş 2021, 18–19).

Amaç ve okur kitlesi. Dîvân, Arap okurlara Türkçe öğretmek için onlara yönelik bir Türkçe–Arapça sözlüktür (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 70–71). Yazarı, halifelik sarayına dilini ve halkını anlatan bir Türk olarak yazar.

Öz-adlandırma. Kâşgarlı Türk‘ü hem dar anlamda Karahanlı Türkleri hem de genel olarak Türk dillerini konuşanlar için kullanır. Golden, Kâşgarlı’nın Türk‘ü “Türkçe pasajlarında yalnızca birkaç kez”, ikisi etnonim olarak geçirdiğini ve dar ile geniş anlam arasında “bocalıyor göründüğünü” ekler (Golden 2015, 506). Sözlük türklä- fiilini kaydeder: ol mäni türklädi, “o beni Türk saydı”; birini Arap olmayan saymak için de kullanılır (Dankoff ve Kelly 1982–85, II: 378). Bu bireysel öz-atıf değil, başkasınca sınıflandırılmanın bildirimidir. Aynı sözlük ise adın tekil kullanımını öz-atıf türünden bir konuşmayla örnekler: “Kimsin?” anlamında kim sen denir; “Türküm” anlamında Türk men diye cevap verilir (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 274; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 151). Bu, aktarılmış bir söz değil, bir sözlük yazarının kullanım örneğidir; ama bireysel öz-atıf kalıbının (K1b) Kâşgarlı’nın ortamının Türkçesinde kullanıldığını gösterir. Kâşgarlı Kaşgar dilini “Hakaniye Türkçesi” diye adlandırır ve en fasih lehçeyi “Hakaniye (Karahanlı) hanlarının ve onlarla münasebette olanlarınki” sayar (I: 84; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 11). Lee de Karahanlı Türklerinin Türk‘ü öz-ad olarak kullandığını kabul eder (Lee 2023, 3, 25). Dîvân bütünüyle kolektif temsildir (K1a): yazarı dili ve halkı hakkında bir Türk olarak yazar.

Tanrı’nın verdiği ad. Önsöz adı ilahî bir armağan olarak sunar. Kâşgarlı’ya göre Tanrı “Türk burçlarında doğdurdu devlet güneşini; … ve onlara ad verdi Türk diye; ülkelerin idaresini verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı onları”; Dankoff’un çevirisinde Tanrı onlara “‘Türk’ adını verdi ve onlara egemenlik verdi” (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 70; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 1; Görkaş 2021, 18–19). Kâşgarlı, Oğuz Türklerinin çıkışı hakkında söylendiği rivayet edilen bir hadisi de anar: “Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır” (I: 70–71; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 1). Sözlüğün kendi türk maddesi bunun “Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isim” olduğunu söyler (I: 273; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 151). Türk maddesi ayrıca İbn Ebi’d-Dünya aracılığıyla aktarılan ve Tanrı’nın şöyle dediği bir rivayeti anar: “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım … Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim” (I: 274; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 151). Bu, Türkleri ilahî gazabın aracı olarak gören İslami bir ahir zaman rivayetidir. Kâşgarlı onu Türk egemenliğinin bir dayanağına dönüştürür. Pasaj, demek ki, içeriden doğmuş bir değerlendirmenin değil, buluşmanın dış yanının iyi bir kanıtıdır: Türkler hakkında Arap-İslam söylemi, Türklerin kendi dilini öğretmek için yazılmış bir eserde Türk öz-imgesi olarak benimsenmiştir.

Eşleştirilmiş halklar. Kâşgarlı tätsiz türk bolmās, bāšsïz börk bolmās atasözünü korur; Ercilasun ve Akkoyunlu’nun çevirisiyle: “Başsız börk olmadığı gibi Fars’sız Türk de olmaz” (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 273, börk maddesi; tat maddesinde tekrar, II: 103; Ercilasun ve Akkoyunlu 2014, 151, 317). Burada Tat Farsları gösterir (Golden 2011, 18); Türk ve Tat birbirine bağlı iki ayrı halk olarak görünür. Atasözü ikilinin Türk yanından söylenmiştir.

Ölçüt olarak dil. Fu Ma’nın Dîvân okuması öğreticidir (Fu Ma 2019, 161–62, Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 82–83, 341; II: 229’a dayanarak). Orta Asya Türklerinin gözünde “Bizans yakınındaki Peçeneklerden doğudaki Uygurlara kadar Türkçe konuşan bütün boylar Türk idi”; Türkleşmiş boylar ve Türkçe bilen boylar da Türk sayılıyordu; ve “Türkçe kullanabilmek, o dönemin Orta Asya Türklerinin ‘Türk’ kimliğinin önemli bir ölçütü sayılmalıdır.” Fu Ma, 11. yüzyıla gelindiğinde “Orta Asya’nın Türkçe konuşan boyları arasında ‘Türk’ kimliği merkezli bir etno-kültürel topluluğun oluştuğu” ve bunun en erken tanığının Dîvân‘ın kendisi olduğu sonucuna varır (Fu Ma 2019, 161; krş. 176–77). Bu, modelin dördüncü katmanına (L4) karşılık gelir; ifade Fu Ma’nın kendisinindir.

5.4 Yerel dil: Kutadgu Bilig

1069–70’te, Kâşgarlı eserini tamamlamadan birkaç yıl önce, Balasagunlu Yusuf Kutadgu Bilig‘i Kaşgar’da Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Han’a sundu. Eser, Kâşgarlı’nın Hakaniye Türkçesi dediği Karahanlı edebî diliyle yazılmış, yaklaşık 6.645 beyitlik (Arat 1947’nin numaralamasıyla) bir siyasetnamedir (Dankoff 1983; Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 84).

Metin argümana dört bakımdan ışık tutar.

  1. Yüksek kültür dili. Farsça söz varlığından ve Fars-İslam siyaset düşüncesinden yararlanırken, Müslüman bir Türk sarayının kendi yerel dilini yüksek edebiyat dili olarak işlediğini gösterir.
  2. Türk beyleri. “Türk beylerini” dünya beylerinin en iyisi olarak sunar ve onların en ünlüsü olarak Alp Er Tunga’yı anar; Taciklerin ona Efrasiyab dediğini de ekler: bu türk beglerinde atï belgülüg / toŋa alp er erdi qutï belgülüg … tejikler ayur anï afrasiyab, “bu Türk beyleri içinde adı belirgin, kutu belirgin olan Tonga Alp Er idi … Tacikler ona Efrasiyab der” (Kutadgu Bilig 276–80, ed. Arat 1947).
  3. Adı konan dil. Bir atasözüne geçerken Yusuf “Türkçe bir mesel geldi” diye yazar (mäsäl keldi türkčä; Kutadgu Bilig 273, ed. Arat 1947). Sarayın kendi Türkçe metni, demek ki, diline türk der; bu, İslam kolunda dil adının Kâşgarlı’nın Arapçasından bağımsız bir tanığıdır.
  4. Ötüken prensi. Eser iki kez “Ötüken beyi”ni yönetim konusunda bir yetke olarak anar: negü tir ešitgil ötüken begi ve … aymïš ötüken begi (Kutadgu Bilig 1962, 2682, ed. Arat 1947; 2682’de yazma farklarıyla). Dankoff “Ötüken Prensi” (1962) ve “Ötüken Beyi” (2682) diye çevirir.

Fars etkisi Karahanlı seçkinleri üzerinde gerçekti ve burada yadsınmaz. Kutadgu Bilig‘in gösterdiği, bu etkinin Türk dilinin ve bir Türk öz-imgesinin bilinçli olarak işlenmesinin yerini almadığı, onunla bir arada var olduğudur. Hem Dîvân hem Kutadgu Bilig sart‘ı “tüccar” anlamında da tanıklar (sartlar bašï, Kutadgu Bilig 5754; Kâşgarlı, sart maddesi, Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 269); Sart‘ın yerleşik İranlı nüfus anlamındaki sonraki kullanımı buradan gelişmiştir (Subtelny 1994, 49).

Aynı dönem, yerleşik nüfus arasında dilin öteki öğelerin önüne geçtiğini gösterir. Golden Karahanlı çağını, yerel yerleşik nüfusun “konuşmada giderek Türkleştiği” bir dönem olarak betimler ve antropologlara dayanarak şunu ekler: “kayma başlangıçta etnik değil dilseldi. Önceki halk yerinde kaldı, ama artık eski dilleri yerine Türkçe konuşuyordu” (Golden 2011, 73–74). Bu dizide önce dil geldi; bu nüfusların adı da benimseyip benimsemediğini bu kanıt göstermez, ama hanedanın kendi öz-adlandırması 1060’lardan ve 1070’lerden itibaren kesin olarak tanıklanır (§5.3). Benzer bir dizi Selçukluların Anadolu’yu fethini izledi; orada “Türk dilinin benimsenmesi İslam’a geçişleri bile geride bıraktı” (Golden 2011, 75).

5.5 Batı Oğuzları: Türkmen, Selçuklular ve Memlükler

Sirderya ve Aral bölgesinin batı Oğuzları koşut bir yol izler. Golden onları Dokuz Oğuzlara ya da yazıtların başka bir Oğuz öbeğine bağlayan “pek az doğrudan kanıt” bulur; çıkış yerleri Moğolistan ya da komşu topraklar gibi görünür ve “belki Oğuz ya da Dokuz Oğuz kökenli bir klan ya da boy çekirdeğinin önderliği altındaydılar” (Golden 1992, 205–7). 770’lerde Sirderya bölgesinde görünürler (Golden 2011, 63). Model bu sorunun çözülmesine bağlı değildir. Önemli olan, batı Oğuzlarının nasıl adlandırıldığı ve kendilerini nasıl adlandırdığıdır.

Adın değer yükü Türk dilli bir toplumun içinde de değişebiliyordu. Sümer’e göre Selçuklu ve sonraki Anadolu’da “şehirlerde yaşayan kozmopolit halk köylerde yerleşmiş Türkmenlere Türk diyordu”; bu yüzden Türk adı uzun süre “köylü” anlamında kullanıldı (Sümer 2012).

5.6 İslam kolunda bellek: neyin taşındığı, neyin yeniden kurulduğu

Müslüman Türk dilli seçkinlerin Kağanlığa ilişkin belleklere erişimi var mıydı? İki sınama gerekir, çünkü Orhon yazıtları Doğu Kağanlığı’nın belleğini kaydeder, Karahanlılar ise çoğu yeniden kuruluma göre Batı Türk ve Karluk ortamından çıkmıştır.

Yanıt öğeye göre değişir.

Uygur kolu bir karşıtlık sunar. Yazıtları Türk Kağanlığı’nı Uygur egemenliğinin öncülü olarak anlatır (§4.1) ve Batı Uygur döneminden tarihsel bir metin Türk devlet adamı Bilge Tonyukuk’un adını anar (U 1; Moriyasu 2002, 149–50; Moriyasu vd. 2009, 46–47).³ Budist Uygur ortamında, demek ki, Türk Kağanlığı’nın en az bir tarihsel kişisi adıyla hatırlanıyordu; Lee’nin incelediği Karahanlı yazarlar ise (Batı) Türk Kağanlığı’ndan hiç kimseyi adıyla anmaz ve Kutadgu Bilig‘in yönetim konusunda yetke olarak anılan “Ötüken beyi” de adsızdır (§5.4). Uygur kağanları Aşina’nın simgesini de korudu. 756’da kağan, Tang komutanı Guo Ziyi ile karşılaşınca askerlerini dizdi ve Guo’yu kabul etmeden önce ona kurt sancağı önünde eğilmesini sağladı (陳兵引子儀拜狼纛而後見; Xin Tang shu 217A: 6115; Sinor 1997, V: 5). Bir sancak bir köken anlatısı değil, bir egemenlik simgesidir. Uygur koluna taşınmış bir kurt simgesi (H4) gösterir, gerçi yalnızca Aşina’nınki olması gerekmez: Çin kaynaklarının Uygurları türettiği (Xin Tang shu 217A) Gaocheların da kendilerine ait bir kurt-ata efsanesi vardı (Wei shu 103). Fark, modelin kollar arasındaki ayrımına uyar: Kağanlık tarihinin belleği, aynı edebî dilin ve siyasi dağarcığın sürdüğü ve geçmişin İslami terimlerle yeniden anlatılmadığı yerde yaşadı.

³ Dunhuang’dan bir Tibetçe metin, P.T. 1283, aynı yöne işaret edebilir, ama yazıtlardan daha az ağırlıkla. Metin, 744’teki Uygur yükselişinden sonraki yıllarda kuzey halkları hakkında rapor verir. Bunlar arasında “Kral Zha ma kağan”ın boyunun başında bulunduğu “‘Bug chor (Bük čur) Türklerinin on iki boyu”nu sayar ve “kumlu çölün büyük dağ silsilesinin” ötesinde geçen iki efsane anlatır. Birincisinde “‘Bug chor kralı” Zha ma kağanın ordusundan iki adama Türkçe konuşan bir kadın yol gösterir ve bir köpek sürüsü onları evlerine gönderir. İkincisi Türkçe konuşan iki boyu, gökten inen bir köpekle Türk bir haneden kaçırılan bir kızdan türetir; Venturi bunu bir Türk köken miti olarak okur (7–9, 68–84. satırlar; Venturi 2008, 9, 20–21, 29–30; Erkoç 2018, 71–74). ‘Bug chor muhtemelen Doğu Türklerini ya da imparatorluklarından kalan bir öbeği gösterir; gerçi Ligeti onu Lop Nor yakınına yerleştirmiştir (Venturi 2008, 20–21 n. 35). Kanıt dolaylıdır. Metin Tibetçe kaleme alınmış bir eserdir; muhtemelen 787 ile 848 arasında, elçilerin raporunun sözlü Türkçe bir anlatımından yazıya geçirilmiştir ve elçilerin kendileri de efsanelerdeki halkları büyük olasılıkla ziyaret etmemiştir. Kim tarafından istendiği, tarihi ve dili tartışmalıdır (Venturi 2008, 6–8, 11–13). 8. yüzyıl sonunda bu tür malzemenin Türkçe konuşan bilgi verenler arasında dolaştığını tanıklar, Uygur sarayının onu koruduğunu değil. Zha ma’nın Ongi yazıtındaki “ata Yamı Kağan”la özdeşleştirilmesi kesin değildir (Rybatzki 2000, 208–9).

İslam kolunda süren bellek, demek ki, seçiciydi: unvanlar ve birkaç yetke yeri taşındı; anlatı İslami ve İrani terimlerle yeniden kuruldu. Anlatının yeniden kurulduğu yerde, yeniden kuruluşun kendisi geçmişin hangi koşullarda anlatılabildiğinin kanıtıdır. Kâşgarlı halife için Arapça yazdı ve “şirk ülkelerinin” dağlarının ve ırmaklarının çoğunu yararsız olduğu için atladığını söyler (Dankoff ve Kelly 1982–85, I: 82); Karahanlı sarayı için Türkçe yazılan Kutadgu Bilig ise Ötüken prensini anar. Golden, Kâşgarlı’nın putperest bir geçmişi vurgulamamayı seçmiş olabileceğini öne sürer (Golden 2015, 507, 533, 537). İran’ın erken İslam tarihi iyi incelenmiş bir koşutluk sunar. İslam öncesi bellek dihkanlar ve kâtipler arasında, Arapça çevirilerde ve Yeni Farsça destanda yaşadı (Ashraf 2006); İranlılar da “geçmişlerini yeni biçimlerde hatırlamaya” başladı (Savant 2013, 1–10): bellek gizlendiği için değil, yeniden çerçevelendiği için yaşadı. Türk vakası bir gizlenme örüntüsünden çok bu anlatılabilirlik örüntüsüne uyar. Asturias’ta Hıristiyanlığın yaptığı gibi, bir azınlık dininin daha eski bir belleği barındırdığı vakalardan da ayrılır (§7.3). Türklerin böyle bir sığınağı yoktu, çünkü geçmişlerini yeniden çerçeveleyen inanç benimsedikleri inançtı.

5.7 Yorum: öz-ad katmanı

Bu bölümün kanıtı kopuş görüşünün karşısına madde madde konabilir.

§4 ile birlikte, adın iki kullanımı artık yan yana görülebilir. Budist Uygurlar arasında türk dillerinin adı olarak yaşadı ve Türk Kağanlığı Uygur egemenliğinin öncülü olarak hatırlandı; etnonimleri ise uyγur olarak kaldı ve türk tarihsel düşman ve dışarıdaki anlamına geldi. Orta Asya’nın ve batı bozkırının Türkçe konuşan Müslümanları arasında ad bir öz-ad, bir topluluk ölçütü ve yeniden kurulmuş bir soy kütüğü belleğinin çerçevesi oldu. İkisi de adın ortadan kalkması anlamına gelmez; ikisi de Kağanlığın kimliğinin değişmeden sürmesi anlamına gelmez.

5.8 Kanıtın özeti

Tanıklık Kaynak ve tarih K1 Sınıf Gösterdiği
Turk / Etrâk; hakan unvanlı krallar İbn Hurdâzbih, y. 846–885; İstahrî, 930’lar — ayrışan dış sınıflandırma (genel) adın dışarıda ve kesintisiz taşınması
“Batı Türklerinin ayrı bir kolu” olarak Shatuolar Xin Tang shu 218: 6153 — belirlenemeyen (Shatuoların öz-adı kayıtlı değil) aralık içinde Tujue‘nin Çince kullanımı
“İbrahim bizim babamızdır” Câhiz, 9. yy. ortası — (edebî temsil) sınıflanmamış (bir dışarıdakinin edebî temsili) halifelik ortamında Müslüman bir “biz Türkler”
Karluk “Kağanlar Kağanı”; “şu anda bir Türk Kağanı yok” Mes’ûdî, 930’lar — bellek (H2), dışarıdan bildirilen anlatılan kağanlık, “belirsiz biçimde” (Golden)
čärig türk uluš aryu talas MIK III 198 (yeri ve tarihi tartışmalı) K1a? sınıflanmamış (yeri ve tarihi tartışmalı) olası tanık, çözülmemiş
Türk Hâkān Fergana dirhemi, 381/991–92 hükümdarın unvanı için K1a; Türk‘ün hanedanı gösterip göstermediği belirlenemez belirlenemeyen (unvan ya da öz-ad); bellek (H2): hanedanın kendi sikkesinde hakan unvanı Karahanlı unvanlarında tarihlenebilen en erken Türk; unvan hanedanın kendi belgesinde
“Onlara ad verdi Türk diye”; “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım” Kâşgarlı, 1072–77 K1a buluşma (L4) egemenlik dayanağına dönüştürülen İslami rivayet
tätsiz türk bolmās; ölçüt olarak Türkçe konuşmak Kâşgarlı K1a buluşma (L4) Türk ve Tat’ın eşleşmesi; dil yoluyla kabul
mäsäl keldi türkčä Kutadgu Bilig 273, 1069–70 K1a iç tanıklık (L3 İslam) sarayın Türkçe metni diline türk der
ol mäni türklädi Kâşgarlı, II: 378 — (başkasınca sınıflandırılma) sınıflanmamış (dış algı; K1b değil) Türk sayılmak
kim sen? Türk men Kâşgarlı, I: 274 K1b (sözlük yazarının örneği) buluşma (L4) bireysel öz-atıf kalıbı
“Türk beyleri”; Ötüken prensi Kutadgu Bilig, 1069–70 K1a buluşma (L4); bellek (H2, H3) unvanlar ve kutsal coğrafya taşındı
Alp Er Tunga = Efrasiyab; Nuh’un oğlu Türk Kâşgarlı; Kutadgu Bilig K1a bellek (H1, H4), yeniden kurulmuş soy kütüğü için İrani ve İslami çerçeve
TWRQY’, TWRQW; Torki Schechter Mektubu, y. 960; 1054’ten itibaren Rus yıllıkları — ayrışan dış sınıflandırma komşularınca Türk denen batı Oğuzları
Türkmen < Türk + -men Bîrûnî’nin bildirdiği Oğuz kullanımı; Kâşgarlı K1 (bildirilen) iç tanıklık (türetilmiş biçim); 10. yüzyıl tanıkları dıştır Türk üzerine kurulmuş ad
Devletü’l-Etrâk Memlük kaynakları, 1250–1517 K1a sınıflanmamış (etnik ya da statü kategorisi; Yosef 2012) prestij kategorisi

6. Moğol Sonrası Orta Asya: Bir Soy Kütüğü Çerçevesi (14.–17. Yüzyıllar)

Moğol fetihleri Türk dilli dünyaya yeni ve güçlü bir kimlik ekledi: Cengizli soyundan gelme ya da Cengizlilerin hizmetinde bulunma iddiası. Orta Asya’da Çağatay ulusunun ardılları — Timurlular, Moğollar (Moghul) diye bilinen doğu Çağataylıları ve Şibanî Özbekleri — ileri sürülen soy ya da siyasi bağlılık bakımından Moğol, dil bakımından Türk olan seçkinlerce yönetiliyordu. Kopuş görüşü en güçlü biçimine burada ulaşır. Lee, bu seçkinlerin kendilerini öncelikle Moğol olarak tanımladığını ileri sürmüştür (Lee 2016, 2019, 2021; §6.1). Bu bölüm, kanıtın modelin beşinci katmanına uyduğunu savunur: bir soy kütüğü çerçevesi olarak Türk, yani Moğol soyundan geldiğini ileri süren Türk dilli hanedanların kendilerini ve yönettikleri halkları altına yerleştirdikleri bir soy ağacı. §2.1’deki anlamda, aşağıda ele alınan soy kütükleri soyun kayıtları olarak değil, soya ilişkin siyasi ve metinsel iddialar olarak okunur. Cengizli ve Timurlu yazarların kendilerini Türk adı altına yerleştirdiğini söylemek, yönettikleri halkın soyu hakkında değil, yazdıkları soy kütükleri hakkında bir önermedir.

6.1 Tartışmanın durumu

Lee’nin tezi revizyonisttir: onun anlatımında bu seçkinlerin “Türk kimliği”, Türk Kağanlığı’yla ilişkili ya da etno-dilsel bir kimlik değil, Moğol kimliğini de kapsayan, Tacik olmayan, İç Asyalı göçebe bir kimlikti (Lee 2016, 2019, 2021). Lee, “tarihçilerin genel olarak Timurluların Moğol köklerine yaptığı vurguyu gerçek bir öz-kimlik ifadesi olarak değil, kendi meşruiyetlerini öne çıkarma isteği olarak yorumladığını” ve “birçok tarihçinin Timurluların Moğol kimliğini etnik değil siyasi bir kimlik olarak gördüğünü” kabul eder (Lee 2021, 201). Beatrice Manz’ın Timur’u “aynı anda Müslüman, Türk ve Moğol” olarak nitelemesini aktarır (Lee 2021, 202 n. 10, Manz 2009, 182’den alıntılayarak). 2016 tarihli makalesinin sonucu, Moğol sonrası Orta Asya’da Moğolların Türkleşmiş torunlarının, “Timurlular ve Özbek Cengizliler dahil, Türk‘ü öz-ad olarak kullanırken kendilerini Moğol olarak görmeyi sürdürebildiğini” söyler (Lee 2016, 132).

Lee kimliği “onların kendi bakış açısından ve çağdaşlarının bakış açısından” okur ve “modern etnisite kuramlarıyla ilgilenmez” (Lee 2021, 202 n. 8). Bu makale ise öz-adları, birkaç kimliğin aynı anda taşınabildiği ve dilsel Türkleşmenin bir topluluğun başka bir topluluk içinde erimesinin bir evresi olabildiği etnogenetik bir sürecin verileri olarak ele alır (§2). Burada izlenen soru, demek ki, Timurluların “gerçekte” Moğol mu yoksa “gerçekte” Türk mü olduğu değil, Türk adının bu dünyada nasıl işlediği ve bu işlevin zaman içinde ne iş gördüğüdür.

6.2 İlhanlı çerçevesi: Reşîdüddîn

Moğol sonrası yazarların içinde yazdığı soy kütüğü çerçevesi İlhanlı tarih yazımında kuruldu. Reşîdüddîn’in Câmiu’t-Tevârîh‘i (y. 1300–1310) bozkır halklarına ilişkin anlatısını “en eski çağlardan beri Türk denmiş ve hâlâ denen milletler” ile açar (Thackston 1998, 21) ve onları kollara ayırır. Soy kütüğü Nuh’un oğlu Yafes’ten — “Türkler Yafes’e Abulca Han der” — Dib Bakuy ve oğulları üzerinden Oğuz’a uzanır. Moğollar Oğuz’un soyuna değil, onu izlemeyi reddeden amcalarının torunları arasına yerleştirilir; bütün Moğolların, çeşitli Türk türlerinin ve bozkır göçebelerinin Abulca’dan geldiği söylenir (Thackston 1998, 25–27, 79–80). Bu şemada Türk cins, Moğol bir türdür: “eski zamanlarda Moğollar, göçebe Türklerin bütün boylarından yalnızca biriydi” (Thackston 1998, 44). Bu soy kütükleri eskicilik merakı değildi. Reşîdüddîn her boyun anlatısını o boyun kendi zamanında etkin olan üyeleriyle bitirdi; Cengiz Han’ın ordu komutanlarından gelmek de Moğol sonrası döneme kadar bir mevki kaynağı olarak kaldı. Bir yüzyıl sonra Şâhruh, Cengizli soylarını ve Timurluların Barlas soyunu izleyen Muizzü’l-Ensâb‘ı (830/1426–27) yazdırdı (Manz 2000, paragraf 8, 43).

Reşîdüddîn, kendi zamanında adın ters yönde aktığını da kaydeder. Cengiz Han’ın ve hanedanının talihi yüzünden Celayir, Tatar, Oyrat, Öngüt, Kereyit, Nayman ve Tangut gibi halklar, daha önce Tatar adıyla övündükleri gibi şimdi kendilerine Moğol demekle övünüyordu; oğulları da kendilerine hep Moğol dendiğini sanıyordu, “ama öyle değildir”; ad artık Uygurlara, Kıpçaklara, Türkmenlere ve Karluklara da uygulanıyordu (Thackston 1998, 25–26, 44).⁴ 1952 tarihli Rusça çevirinin bir notu, Reşîdüddîn’in “Türkler”ini etnik ya da dilsel değil, toplumsal bir terim, “göçebeler” olarak okur (Khetagurov 1952, n. 309). İtiraz, Reşîdüddîn’in sınıflandırıcı kullanımı için ağırdır. Aşağıda ele alınan yazarlara ise ancak kısmen uygulanır: onlar da ada toplumsal-siyasi bir içerik verdi (§6.3), ama onlar için soy kütüğü kendi soy kütükleriydi ve bazıları adı bir dile bağladı (§6.4–§6.5).

⁴ İlhanlı Anadolusu’ndan bir vaka kaymayı örnekler. 1335’te Sivas ve Kayseri merkezli bir beylik kuran İlhanlı komutanı Eretna, Uzunçarşılı’nın, Kâşgarlı’nın erdini‘sine dayanarak “büyük inci” diye açıkladığı ve Sanskritçe radna ile ilişkilendirdiği bir ad taşıyordu (Uzunçarşılı 1968, 162–63). Eretna emirken yazılan Kâşânî’nin Târîh-i Olcaytu‘su onu “Uygurlardan Torumtaz ve kardeşleri Senktaz ve Eredna” arasında sayar; İbn Arabşah gibi sonraki yazarlar ona Moğol der (Uzunçarşılı 1968, 162–64; Göde 1995).

Modelin terimleriyle İlhanlı şeması, soy kütüğünün (H1) Farsça bir depo belleğini sağladı. Bu şema, ancak Timurlu ve Cengizli yazarlar kendilerini onun içine yerleştirdiğinde, işlevsel ve kendine mal edilmiş bir çerçeveye dönüştü.

6.3 Moğol sonrası söz varlığında Türk: Türk–Tacik ikilisi

Timurlu ve Cengizli kaynaklarda Türk her şeyden önce bir ikilinin bir yarısıdır. Lee, terimin “‘İç Asyalı göçebe’ diye karşılanabilecek geniş bir anlamı” olduğunu gösterir: “İrani dil konuşan yerleşik nüfusu gösteren bir ad olan Tacik‘e göre tanımlanan bir terimdi, Moğol‘a göre değil” (Lee 2021, 209).

Aynı ilişkisel mantık Nevâyî’de de görülür. Nevâyî, talihin Arap krallarından ve “İranlı hükümdarlardan (Sart selâtîni)” Hülagü ve Timur’la başlayarak “Türk hanlarına (Türk hanlar)” geçtiğini yazar ve Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey’e “bir İranlı hükümdar (Sart sultan)” diyebilir (Lee 2021, 213, Muhâkemetü’l-Lugateyn‘e dayanarak). Lee’ye göre bu, Nevâyî’nin kullanımında Türk‘ün modern anlamda etno-dilsel bir terim olmadığını gösterir.

Bu, bu metindeki Türk/Sart ikilisinin adil bir okumasıdır. Moğol sonrası söz varlığında Türk, 8. ya da 11. yüzyılda aynı biçimde sahip olmadığı toplumsal-siyasi bir içerik — göçebe, savaşçı, yönetici — kazanmıştı. Ad sürdü ve yeni bir kullanıma sokuldu; Fars kültürünün egemen olduğu bir dünyada Tacik’e ve Sart’a karşı dile getirildi. İki gözlem bunun yalnızca Moğol merkezli bir Türk‘ün kanıtına dönüşmesini engeller. Moğol soyunu ileri süren seçkinler kendilerini kategorinin içine, onun en seçkin kolu olarak yerleştirdi; kategorinin dilsel sonuçları da vardı, çünkü Nevâyî’nin Muhâkemetü’l-Lugateyn‘deki argümanı Türk dili üzerinedir.

Modelin terimleriyle bu ilişkisel kullanımlar beşinci değil dördüncü katmana aittir. Türk–Tacik ikilisi içindeki öz-adlardır ve Kâşgarlı’nın tätsiz türk bolmās atasözünde daha önce tanıklanan bir eşleşmeyi sürdürürler (§5.3). Asıl soy kütüğü çerçevesi §6.5’in konusudur.

6.4 Dil: yüksek kültür dili olarak Çağatayca

Timurlu döneminde Türkçe, Orta Asya’da yüksek edebiyat dili olarak yerleşti.

İslam Batı Asyası genelinde 15. yüzyıl siyaseti, Timurlu, Osmanlı, Türkmen ve Suriye-Mısır hükümdarlarının “dilsel ve kültürel anlatım biçiminin ‘Türklüğü’” ile nitelendirilmiştir (Van Steenbergen 2020, 35). Timurlu sanatı da “Moğol Cengizli ailesinin üyeleri olarak Türk ve Moğol geleneklerini sürdüren” hükümdarları gösterir (Kadoi ve Masuya 2017, özet). Şibanî Özbekleri bu eğilimi sürdürdü. Muhammed Şeybânî Han Türkçeyi Mâverâünnehir’de ve Horasan’da “gücünü yaymanın bir aracı olarak” destekledi (Malikov ve Torlanbaeva 2022, 392); Şibanî dönemi de Timurlu döneminden farklı olarak yönetici hanedanın tarihini Türkçe yazan bir tarih yazımı üretti (Malikov ve Torlanbaeva 2022, 398).

6.5 Soy kütüğü çerçevesi

Beşinci katmanın başlıca kanıtı soy kütüğüne ilişkindir ve tek bir yönü göstermez.

⁵ Lee 2026, 213 ve Nagamine (2025, 446 n. 11) Ebü’t-Türk sıfatını Yafes’e verir; Lee 2019 ise Yafes’in oğlu Türk’e. Mukaddime‘nin Farsça metnine burada başvurulmamıştır; çevrimiçi erişilebilen Kalküta baskısında yoktur, Lee ile Nagamine de farklı baskılara atıf yapar.

Bu metinler çerçeveyi iki biçimde gösterir. Yezdî’de çerçeve, Moğolları kapsayan ve Türkmenleri ayrı tutan bir Timurlu saray kurgusudur. Ebulgazi’de ise Türkçe yazan, Moğolları bir Türk cinsinin içine koyan, Türkçe ile Moğolcayı iki dil olarak ayıran ve hem kendini hem Türkmenleri tek bir ağacın içine yerleştiren bir Cengizlinin kendine mal ettiği, kendi soyunun soy kütüğüdür. §2.5’in sınıflarında ikisi de, onları yazan saraylarda, saray soy kütüğü türünden iç aktarımdır (L5) (K1a: bir hanedanın kendi soy kütüğünde öz-gönderme; K2: Reşîdüddîn ve Yezdî üzerinden izlenebilen bir soy kütüğü taşıyıcısı; K3: ad ve Yafes soyundan adını veren ata). K4 ancak zayıf biçimde karşılanır, çünkü tanıklar tek bir soy kütüğü yazımı geleneğine aittir ve içerik bakımından bağımsız değildir. Soy kütüklerinin sınıflandırdığı halklar açısından ise dış sınıflandırmadırlar; Türkmen beylerinde olduğu gibi, soy kütüğünün onu betimlediği kişilerce istendiği durum bunun dışındadır. Çürütme koşulu (K5) belirlidir: Türk‘ün, Hazar, Saklab ve Rus’un yanında Yafes’in oğullarından yalnızca biri olarak, bir üyelik ya da meşruiyet işlevi olmaksızın geçtiği yerde L5 yoktur. Ebulgazi’nin soy kütüğü bu sınamayı geçer: Yafes’in büyük oğlu Türk, yedi kardeşinin hükümdarı yapılır (“Türk’ü hükümdarınız bilin”; Kononov 1958, 39; krş. Desmaisons 1871–74, II: 8–9).

6.6 Siyasi yapıların adları

Tartışmadaki ilgili bir iddia, bu devletlerin kendilerine ait adlarının olmadığı, yalnızca hanedan ya da şehir adıyla bilindiğidir. Kanıt bunu desteklemez.

Boy ve şehir kimlikleri, her modern öncesi toplumda olduğu gibi, gerçek ve önemliydi. Aynı katmanlı yapının başka düzeylerinde hanedan, siyasi ve etnik adlarla bir arada var oldular.

6.7 Kıpçak bozkırı ve çerçevenin sınırları

Lee, Orta Asya ile Kıpçak bozkırı arasında önemli bir ayrım yapar. Ona göre orada Moğol ardılları — bozkır Özbekleri, Kazaklar ve Tatarlar — “kendilerini Türk olarak tanımlamadı”, “kendilerini Moğol torunları olarak tanımladı” (Lee 2019). Bu burada kabul edilir; 15. ve 16. yüzyıllarda beşinci katmanın gerçek bir sınırını gösterir.

  1. yüzyıl başından bir dış gözlemci, adın o sırada batıda nasıl duyulduğunu gösterir. 1517’de ve 1526’da Moskova’ya imparatorluk elçisi olarak giden Herberstein, Tatar ordaları hakkında, “hepsi Muhammed’in dininden olsalar da kendilerine Türk denmesine çok gücenir ve bunu bir hakaret sayarlar, ama Türklerin de anılmaktan hoşlandığı bir ad olan Besermen diye anılmaktan hoşlanırlar” diye yazmıştır (Herberstein 1851–52, II: 53; krş. Izmailov 2022, 752–53). Bir önceki paragrafta “Türkler”, Konstantinopolis’i kuşatan Osmanlılardır; Müslüman adı Besermen de Tatarların onlarla paylaştığı bir addır. Ordaların reddettiği şey, kendi bozkır geçmişlerinin bir adı değil, Osmanlı Türkleriyle özdeşleştirilmekti; pasaj, 16. yüzyıla gelindiğinde Moskova ve Batı kullanımında Türk‘ün Osmanlılar anlamına geldiğini gösterir. Cuci ulusunda üstün gelen ad Tatar‘dı. Reşîdüddîn daha o zaman Kıpçak bozkırında ve kuzeyindeki topraklarda “bütün Türk boylarına Tatar dendiğini” bildirir; 14. ve 15. yüzyıllarda ad devleti, onun hizmet aristokrasisini ve, bir dış ad olarak, göçebelerini gösteriyordu (Izmailov 2022, 749–51, Reşîdüddîn’e dayanarak). Sultanov genel örüntüyü betimler: Cuci ulusuna ilişkin kaynaklar onun göçebe nüfusu için “Tatar”, “Moğol”, “Türk” ve “Kıpçak”ı birbirinin yerine kullanır; bugün etnonim olan adlar önce etnik değil, siyasi ve toplumsal bağlılıkları ifade ediyordu (Sultanov 2017, 74, 78). Beşinci katmanın Kıpçak bozkırındaki sınırı Herberstein’a değil, Lee’nin Moğol öz-tanımlamasına ilişkin kanıtına dayanır.⁶

⁶ Herberstein’ın Moskova sınırının ötesindeki halklara ilişkin bilgisi büyük ölçüde Rus bilgi verenlerden gelir. Onun “Tatarları” bu yüzden dönemin çok geniş Rus kullanımını yansıtır ve Tatar‘ın 16. yüzyıl başından önce Şibanî tebaası arasında bir iç etnonim olduğu gösterilemez (Trepavlov 2019, 358, 361 n. 8). Türk, yani Osmanlı denmeye itiraz Tatarların kendisine ait olarak bildirilir; itiraz edenlere verilen Tatar etiketi ise Herberstein’ındır.

Kıpçak bozkırı etnogenezin süreç niteliğini de örnekler. Lee’nin kendi anlatımına göre erken Kazaklar ve Şibanî Özbekleri “çağdaşlarınca bir ve aynı halk sayılıyordu”: ikisi de “Cengizli Moğol kimliğini korumuş, aynı Kıpçak Türkçesini konuşmuş ve benzer bir Cuci boyları takımından oluşmuştu”; ikisi de Kıpçak bozkırında “Moğolların ve çeşitli İç Avrasya topluluklarının kaynaşmasından” doğmuştu (Lee 2023, 140). Timur’un kendi boyu Barlaslar, Golden’ın sözleriyle “Moğol soyundan gelen Türkleşmiş bir boy”du (Golden 2011, 94); muhtemelen Çağatay’a verilen binliklerden birinden geliyorlardı (Manz 1989, 31) ve Moğol soy kütükleri de Timurlu sarayında geliştirilmişti (Manz 2009, 195). Manz, Moğol yönetici sınıfının konuşma dili olarak Moğolcadan Türkçeye geçişini Moğol dönemi içine yerleştirir (Manz 1989, 7). Timur’un zamanına gelindiğinde, Soucek’in sözleriyle, Barlas boyu “Moğol adı ve soyuyla övünüyordu, ama her pratik bakımdan Türk’tü” (Soucek 2000, 123).

Her vakada Moğol kökeni ileri süren bir topluluk bir Türk dilini benimsedi ve Türk dilli bir ortama girdi. Bu toplulukların sonradan nasıl Türk halklarının bir parçası olduğu Bölüm II’nin sorusudur; 15. ve 16. yüzyıllarda kendilerini Moğol torunları olarak tanımlamaları burada olduğu gibi kabul edilir; Barlaslar ve Timurlular için bu tanımlama, Türk‘ün öz-ad olarak kullanılmasıyla bir arada var olmuştur (§6.1, §6.3).

6.8 Moğol sonrası kanıtın özeti

Tanıklık Kaynak ve tarih K1 Sınıf Gösterdiği
Moğollar “göçebe Türklerin bütün boylarından yalnızca biri”; Yafes = Abulca Reşîdüddîn, y. 1300–1310 — (sınıflandırıcı) ayrışan dış sınıflandırma; bellek (H1, Farsça tarih yazımında depolanmış) cins olarak Türk, tür olarak Moğol
Türk halklarına “Moğol da” denmesi Reşîdüddîn (Thackston 1998, 45) — ayrışan dış sınıflandırma adın Türk’ten Moğol’a akışı
“Türkler dünyayı fethettiler” Yezdî, Zafernâme, 15. yy. K1a (saray) iç tanıklık (L4, ilişkisel) Türk sayılan Moğollar; Tacik‘e göre tanımlanan Türk
Ebü’t-Türk Yafes, ağacın başında Yafes oğlu Türk; Mansak’tan Türkmenler Yezdî, Mukaddime K1a (saray) iç aktarım (saray soy kütüğü, L5), Moğol merkezli Lee’nin 4a iddiasını destekler
Öz-ad olarak Türk Uluğ Bey, 15. yy. K1b iç tanıklık (L4) adın Timurlu kullanımı
Türk hanlar ile Sart selâtîni Nevâyî, 1499 K1a iç tanıklık (L4, ilişkisel; savunulan dil için L3) yönetici kategori; savunulan dil
“Andicanlıların hepsi Türktür … Türkî bilmeyen tek kişi yoktur” Babür, Bâburnâme, 16. yy. başı K1a iç tanıklık (L3, L4) dile ve yerleşik bir nüfusa bağlanan ad
Şeceretü’l-Etrâk Uluğ Bey’in eserinin kısaltması K1a iç aktarım (saray soy kütüğü, L5) “Türklerin soy kütüğü” olarak Moğol tarihi
“Moğollardan ve Türk ırkından öteki boylardan”; kendi soyu “Yafes oğlu Türk”e Ebulgazi, Şecere-i Türk, 1663–64 K1a iç aktarım (saray soy kütüğü, L5), cins anlamı Lee’nin okumasını destekler
sade Türkçe yazılmış kitap; Moğolcadan ayrılan Türkçe Ebulgazi, II: 36 K1a iç tanıklık (L3) cins anlamının yanında dil anlamı
Türkmen beyleri “doğru ve güvenilir tek bir tarih” ister Ebulgazi, Şecere-i Terâkime K1a iç aktarım (saray soy kütüğü, L5) betimlediği kişilerce istenen soy kütüğü
Moğol torunları olarak Özbekler, Kazaklar, Tatarlar Lee 2019 K1 sınıflanmamış (Moğol öz-tanımlaması) Kıpçak bozkırında L5’in sınırı
Tatarlar “kendilerine Türk denmesine çok gücenir” Herberstein, 1517–26 — (bir dışarıdakinin bir öz-algıyı bildirmesi) sınıflanmamış (adın Osmanlı anlamında reddi; bir dışarıdakinin bildirimi, n. 6) Moskova ve Batı kullanımında Türk = Osmanlı

7. Tartışma: Katmanlı Bir Tarih

7.1 Model

§3–§6’da toplanan kanıt bir katmanlar takımı olarak özetlenebilir. Her katman, onu taşıyan nüfusla değil, Türk adının yerine getirdiği işlevle tanımlanır. Tablo 1, her katman için adı o işlevde kimin kullandığını, başlıca tanıkları, kanıtın sınıfını ve adın nasıl taşındığını (K2) belirtir; son satır, bir katman olmayan dış taşıyıcıyı kaydeder. Üçüncü katman, taşıyıcıları farklı olduğu için doğu ve İslam olmak üzere iki satırda verilir. Tablo 2, her katman ve her tartışmalı sınıflama için onu çürütecek kanıtı ve çürütmeyecek yokluğu belirtir (K5).

Katman Türk‘ün işlevi Dönem Adı bu işlevde kim kullandı Başlıca tanıklar (§) Sınıf Nasıl taşındı (K2)
L1 Ad ve siyasi yapıyla tanımlanan bir çekirdek halkın etnonimi 6.–8. yy. Türk kağanları ve türk bodun Zhou shu 27, 50; Bugut; Orhon yazıtları (§3.1–§3.2) iç tanıklık (Bugut); iç aktarım (Orhon yazıtları) Kağanlığın kendi metinlerinde K2a; K4, uyumlu Çince ve Soğdca tanıklar ve Tonyukuk yazıtı aracılığıyla (KT ve BQ tek üretici sayılır)
L2 Esnek siyasi ad 6.–8. yy.; Soğdca kullanım 9. yy.’a uzanır Kağanlar, egemenlikleri altındaki halklar için; Soğdlu yazarlar “bizim Türklerimiz” olarak Türgişler ve türk sir bodun (§3.2–§3.3); Karabalgasun, “Türk ülkesinin kralı”, belirlenemeyen (§4.2) iç tanıklık; Soğdca kullanım belirlenemeyen K2a; uygulandığı halkların bazılarınca itiraz edildi (Türgişler; Dokuz Oğuz ayaklanmaları)
L3 doğu Budist Uygurlar arasında dil adı 10.–13. yy. Eski Uygurca çevirmenler türk tili, türk uyγur tili (§4.3) iç tanıklık; adın yolu belirlenemeyen yazı dili K2a; ad ya Uygur yazılı geleneği ya da Soğd kullanımı yoluyla (§4.3)
L3 İslam İslam kolunda dil adı 11.–17. yy. Kâşgarlı; Balasagunlu Yusuf; Çağatay yazarları; Babür; Ebulgazi Kâşgarlı (§5.3); Kutadgu Bilig 273 (§5.4); Çağatayca (§6.4) iç tanıklık Eski Türkçeyle sürekli yazı dili, K2a
L4 İslam dönemi öz-adı; bir etno-kültürel topluluğun merkezi; Timurlu döneminden itibaren Türk–Tacik ikilisinin Türk yarısı da 11.–16. yy. Karahanlılar; Oğuzlar/Türkmenler; Selçuklular; Timurlu yazarlar Kâşgarlı; Kutadgu Bilig; sikkeler (§5.1, §5.3–§5.5); Yezdî’nin Zafernâme‘si, Nevâyî, Babür (§6.3–§6.4) benimseme anında buluşma (§5.1, §5.8); sonrasında iç tanıklık (§6.3–§6.4, §6.8) benimseme anında ad dışarıda taşındı (Etrâk); içeride taşınanlar: yazı dili ve, dışarıdakilerin bildirdiğine göre, hakan unvanı (§5.1); benimseme, hanedanın 1060’lar ve 1070’lerdeki kendi Türkçe metinlerinde tanıklanır (§5.3–§5.4)
L5 Soy kütüğü çerçevesi 15.–17. yy. (İlhanlı çerçevesi y. 1300–1310) Timurlu ve Cengizli (Şibanî) saraylar, İlhanlı tarih yazımının kurduğu bir çerçeve içinde (§6.2) Reşîdüddîn (çerçeve); Yezdî’nin Mukaddime‘si; Ebulgazi (§6.2, §6.5) onu yazan saraylarda iç aktarım (saray soy kütüğü); sınıflandırdıkları için dış sınıflandırma, onu kendileri istemedikçe (Türkmen beyleri, §6.5) soy kütüğü (H1) İslami ve Moğol terimleriyle yeniden kuruldu; K4 zayıf (tek bir soy kütüğü yazımı geleneği)
X Dış taşıyıcı (katman değil) 6. yy.’dan itibaren Çinli, Soğdlu, Arap, Fars, Bizanslı, Süryani ve Slav yazarlar Xiongnu üzerinden Tang okuması (§3.4); Turk/Etrâk (§5.2); Golden 2018, 295 n. 21 (§7.2) uyumlu dış anma; ayrışan dış sınıflandırma dışarıda kesintisiz; 744–991 boyunca batıda adın belgelenmiş tek taşıyıcısı

Tablo 1. Türk etnoniminin katmanları, 6.–17. yüzyıllar.

Katman Şununla çürür Şununla çürümez
L1 Orhon yazıtlarındaki türk bodun‘un hiçbir zaman bir halkı değil, yalnızca hanedanı ya da yalnızca siyasi yapıyı gösterdiğine ilişkin kanıt en erken anıtların Türkçe olmayan dilleri
L2 adın Türklerin kendi metinlerinde çekirdek dışı halklara hiç uygulanmadığına ilişkin kanıt böyle adlandırılan halkların bazılarının ayrı adlandırılması ya da ayaklanması (Türgişler, Dokuz Oğuzlar)
L3 doğu kolofonlardaki türk tili‘nin tek bir üreticinin kopyalanmış bir kalıbı olduğuna ilişkin kanıt uyγur tili‘nin yanında bulunması; aynı edebiyatta türk‘ün aşağılayıcı kullanımları (§4.4)
L3 İslam İslam kolunun Türkçe metinlerinin dillerine hiçbir zaman türk ya da türkčä demediğine ilişkin kanıt Kâşgarlı’nın saray lehçesi için kullandığı bölgesel ad Hakaniye
L4 Karahanlı öz-adının yalnızca Arapça okuyan kitlelere yönelik metinlerde bulunması, hiçbir Türkçe ya da unvana ilişkin tanık olmaması 744–991’de batıda Türkçe öz-tanıklığın bulunmaması
L5 Türk‘ün yalnızca Yafes’in oğullarından biri olarak, hiçbir üyelik ya da meşruiyet işlevi olmadan görünmesi aynı soy kütüklerinin Moğol merkezli cins anlamı
Tartışmalı sınıflamalar
Çekirdeğin ötesine genişleme olarak L2 (§3.3) Türklerin kendi metinlerinde türk‘ün çekirdek dışı halklara her uygulanışının (Türgişler, türk sir bodun) Aşina önderliğindeki çekirdeğin öbeklerini gösterdiğine ilişkin kanıt Fu Ma’nın, türk bodun ile Dokuz Oğuzların ayrı aktörler olduğu BQ E30–31 okuması, çünkü bir siyasi ad bileşenlerini ayrı ayrı adlandırır
Ödünç değil iç kaynaklı olarak L3 doğu (§4.3) dil adının yalnızca Soğd kullanımından geldiği gösterilirse çürümez, buluşma olarak yeniden sınıflanır; ancak kolofonlardaki türk‘ün çevirmenlerin kendi dilini adlandırmadığı gösterilirse çürür dil adının Uygur Kağanlığı’nın runik yazıtlarında bulunmaması
İçselleştirilmiş dış ad değil buluşma olarak L4 (§5.1) Karahanlı edebî dilinin Eski Türkçeyle sürekli olmadığına ilişkin kanıt ile hanedanın unvan dağarcığının yalnızca İslami kullanımdan geldiğine ilişkin kanıt, birlikte hakan unvanının aralık içinde yalnızca dışarıdakiler aracılığıyla tanıklanması; bu, §5.1’de ve §7.5’te belirtilen bir zayıflıktır
744 öncesinde “tek siyasi dünya” (§4) Türklerin ve Dokuz Oğuzların 744’ten önce yazı, edebî dil ya da unvan dağarcığı paylaşmadığına ya da Uygur yazıtlarının Türkleri kökence yabancı saydığına ilişkin kanıt Uygurların etnonimi reddetmesi ve Türklere düşmanlıkları (§4.1)

Tablo 2. Her katman ve tartışmalı sınıflamalar için açıkça belirtilmiş çürütme koşulları (K5).

Modelin dört özelliği buradan çıkar.

  1. Katmanlar birbirini izlemez, birikir. L3, L1’in yerini almadı; ondan uzun yaşadı. L4, L3’ten beslendi, çünkü Kâşgarlı Türk dilini bir üyelik ölçütü yaptı. L5, L4’ü içine aldı ve bir Cengizli soy kütüğü ekledi. Herhangi bir anda birkaç katman aynı anda etkin olabiliyordu ve farklı topluluklar farklı katmanları etkinleştirebiliyordu.
  2. Kullanımlar ayrıştı. 744’ten sonra Uygurlar L1’i bir etnonim olarak reddetti ve türk‘ü tarihsel düşmanın ve “barbar” dışarıdakilerin adına dönüştürdü; Budist ardılları ise kendi dillerine türk demeye başladı (L3; §4). Orta Asya’nın ve batı bozkırının Müslüman Türk dilli toplulukları L4’ü geliştirdi (§5). İkisi de aynı addan ve aynı edebî dilden beslendi ve din ile siyasi bellek çizgisi boyunca ayrıştı. Ayrışma nüfusların değil, kullanımların ayrışmasıdır.
  3. Bazı öğeler gömülü olabilir. Kağanlığın kendi kaydında Türk unvanları ve kağanlık elli yıl boyunca bırakıldı ve 682’de, iletişimsel bellek içinde yeniden kuruldu (§3.4). 744–991 boyunca batıda adın hiçbir iç taşıyıcısı belgelenmez; içeride yaşayan, yazı dili ve, dışarıdakilerin bildirdiği kadarıyla, bir unvan dağarcığıydı. Karahanlı öz-adı, demek ki, gömülü bir adın yeniden etkinleşmesi olarak değil, dışarıda taşınan bir adın içeride taşınan bu öğelerle buluşması olarak en iyi açıklanır (§5.1). Burada sınama olumsuz sonuçlandı: ad için gömülülük sınandı ve bulunmadı; kanıt bunun yerine buluşmayı destekler (§1). Bir öğenin taşıyıcısı gösterilemediği yerde model o öğe için gömülülük ileri sürmez.
  4. İçerikteki değişim sürecin bir özelliğidir, ona karşı kanıt değildir. Ad bir çekirdek halktan bir siyasi yapıya, bir siyasi yapıdan bir dile, bir dilden kısmen dille tanımlanan bir topluluğa ve o topluluktan Moğolları alabilecek genişlikte bir soy kütüğü çerçevesine geçti. Her aralıktan sonra dönen şey hiçbir zaman bir kopya değildi: ad ve unvanlar eskiydi, anlatı yeniydi. Golden’ın Geary’den aldığı deyişle adlar “yenilenebilir kaynaklardı” (Golden 2022, 2, Geary 2002, 118’den alıntılayarak).
Türk Kağanlığı Uygur (Budist) kolu İslam kolu Dışarıdan yazanlar Gücü belirsiz ya da sınıfı belirlenemeyen tanık Bırakılan öğe / iç tanık yok 600 700 800 900 1000 1100 1200 1300 1400 1500 1600 1700 744–991: batıda adın iç tanığı yok 744 L1 Çekirdek etnonim L2 Esnek siyasi ad L3 Dil adı L4 İslam dönemi öz-adı L5 Soy kütüğü çerçevesi X Dış taşıyıcı (katman değil) Uygur (Budist) İslam unvanlar bırakıldı, 630–682 Bugut 584–87 682 yeniden kuruluş Kül Tigin 732 Soğdca kullanım Türgiş “Türklerimiz” 732 Karabalgasun 808–21 Sängim kolofonu, 10. yy kolofonlar, 10. yy sonu–11. yy Kâşgarlı 1072–77 Nevâyî 1499 Babur, 16. yy başı sikke 991–92 Kutadgu Bilig 1069–70 Kâşgarlı 1072–77 Reşîdüddîn y. 1300–10 Yezdî, 15. yy Ebulgazi 1663–64 Zhou shu 542–43 Khüis Tolgoi 604–20 Tang: Xiongnu belleği 629–30 Schechter Mektubu y. 960 Rus yıllıkları 1054 Herberstein 1517–26 ◄ Bölüm II: addan önce Bölüm II: 17. yüzyıldan sonra ►

Şekil 1. Türk etnoniminin zaman içindeki katmanları, y. 540–1700. Çubuklar nüfusları değil, adın bir işlevinin tanıklandığı dönemleri gösterir; bir çubuğun rengi adı o işlevde kullanan topluluğu belirtir ve katmanlar birikimli oldukları için örtüşür (1. özellik). Noktalar tarihlenmiş başlıca tanıklardır (§3–§6); içi boş noktalar gücü belirsiz ya da sınıfı belirlenemeyen tanıklardır; yalnızca yüzyıla göre tarihlenen tanıklar o yüzyılın içine yerleştirilmiştir ve çubuk uçları yaklaşıktır (552 ve 744 Kağanlığı sınırlar; Uygur çubuğu en geç Eski Uygurca Budist kolofonlarla biter). Tarama, bırakılan bir öğeyi (Türk unvanları ve kağanlık, 630–682; §3.4) ve adın hiçbir iç tanığının belgelenmediği 744–991 batı aralığını gösterir (§5.1). Noktalı kesimler, gücü belirsiz ya da sınıfı belirlenemeyen kullanımları (siyasi adın 744 sonrası Soğdca kullanımı; 991–92 sikkesi) ve soy kütüğü şeridinde, çerçevenin kendine mal edilmiş kullanımından önceki İlhanlı çerçevesini gösterir (§6.2). Gri çizgi, bir katman olmayan dış taşıyıcıdır (Tablo 1). Addan önce gelenler ve adın 17. yüzyıldan sonraki akışı Bölüm II’nin konusudur. Şeklin kaynağı: her tarih için bölümü kaydeden figures/sekil1.py; İngilizce sürüm figures/figure1_en.png‘dir.

7.2 İki görüşün yeniden değerlendirilmesi

Süreklilik modeli. Dilin Kağanlık’tan itibaren sürdüğü, adın ve bazı bellek öğelerinin — doğuda içeride, batıda büyük ölçüde dışarıda — taşındığı konusunda haklıdır. Üç bakımdan yanılır: bu sürmeyi türdeş bir halkın tarihi olarak tasarlar; etnonimin açıkça reddedildiği Uygur vakasını gözden kaçırır; ve adın değişen içeriğini, soy kütüğünün ve köken mitlerinin İslami ve İrani terimlerle yeniden kuruluşu dahil, göz ardı eder. Yalnızca §4’ün kanıtı, Türk dilini konuşanların hepsinin 744’ten sonra bir Türk etnik kimliğini paylaştığı yönündeki her iddiayı dışlar; aynı kanıt, Uygurların etnonimi reddetmesiyle çizilen sınırın Türklerin yazısını, edebî dilini ve siyasi dağarcığını paylaşan bir dünyanın içinden geçtiğini ve ardıllarının kendi dillerine türk dediğini de gösterir.⁷

⁷ Süreklilik okumalarının Türk tarih yazımında uzun bir geçmişi vardır. Kafesoğlu’nun Barthold’a yanıtı §1’de verilmiştir; Kafesoğlu Efrasiyab’ı da tarihsel bir Türk hükümdarı olarak ele almıştır (Kafesoğlu 1966, §I). Standart Türkçe başvuru eseri Türklerin tarihine Güney Sibirya’nın Tunç Çağı kültürleriyle başlar ve Hunları “Türklerin kurduğu ilk devlet” sayar (Taşağıl 2012); addan önce gelenler Bölüm II’nin sorusudur ve burada hükme bağlanmaz. Kafesoğlu’ndan yararlanan yakın tarihli bir inceleme, Bilge Kağan yazıtındaki “Dokuz Oğuz benim milletim idi” ifadesini, Türgiş, Basmıl, Dokuz Oğuz, Otuz Tatar ve Sirlerin “Türk oldukları”nı gösteren bir kanıt olarak okur (Durmuş 2017, 43); §3.3 aynı kalıbı kağanın topluluğuna üyelik iddiası olarak okur; Türk adını içermediği için de orada siyasi adın bir tanıklığı sayılmaz; Türgişler ve Sirler için ise yazıtların başka pasajları adı gerçekten uygular ve bunlar siyasi adın tanıklıkları olarak sayılır (L2; §3.2–§3.3). §1’de belirtilen süreklilik modelinin saf biçimi bir ideal tiptir ve bu eserlerin hiçbirine mal edilmez; Kafesoğlu’nun kendi tezi daha dardır.

Kopuş görüşü. Lee kitabını, Türk halklarının tarihini “baba soyuyla bağlı bir soy varlığının kesintisiz tarihi olarak değil, uzun bir kaynaşma ve bütünleşme süreci olarak” ele alan bir çalışma olarak çerçeveler (Lee 2023, 4). Bu makale o öncülü paylaşır. Lee’nin dört iddiasıyla, dördüncüsü iki parçasına ayrılarak, ilişkisi kesin olarak belirtilebilir.

İddia Lee Bu makale Dayanak
1 Türk Kağanlığın çekirdeğine aitti değiştirilerek kabul edilir: çekirdek ad ve siyasi yapıyla tanımlanır ve ad bir siyasi ad olarak genişletilebilirdi §3.1–§3.3
2 Uygurlar ve Kırgızlar adı benimsemedi ve Türkleri düşman saydı kısmen kabul edilir: ikisi için de etnonim bakımından doğrudur — Yenisey yazıtları bir “Türk kağanı”nı ve bir “Uygur kağanı”nı kendilerininkinden başka hükümdarlar olarak anar ve Kırgızlar Orhon geleneğini devralmadı (§4.1, §5.6); Batı Uygurları arasında dil adı için doğru değildir; Uygur kağanlarının Türk geçmişiyle, kendi egemenliklerinin girişi olarak anlattıkları ilişkisi için de doğru değildir; düşmanlık tek bir siyasi dünya içinde bir üstünlük mücadelesiydi (§4) §4, §5.6
3 Geniş anlam Müslüman yazarlarca yaratıldı sınırlanır: genel ad, Türklerin kendi adı olarak taşıdığı ve bir siyasi ad olarak daha o zaman çekirdeklerinin ötesine genişlettikleri bir addan alındı (§3.3); genelleşmenin Soğd kullanımında, belki resmî bir Uygur anıtı da dahil, İslam öncesi öncülleri vardı; bozkır halkları için genel bir ad olarak kristalleşmesi İslam dönemine aittir §3.3, §4.2, §5.1–§5.2
4a Moğol sonrası seçkinler kendilerini öncelikle Moğol olarak tanımladı; Türk etno-dilsel değil, Tacik‘e göre tanımlanan bir terimdi sınırlanır: Yezdî’nin ve Ebulgazi’nin cins anlamı ve Türk/Sart ikilisi için doğrudur; tek anlam değildir, çünkü Babür adı konuşulan bir dile ve yerleşik bir nüfusa bağlar, Ebulgazi de Türkçe ile Moğolcayı iki dil olarak ayırır §6.3–§6.5
4b “Modern anlamda” Türk kimliği modern zamanlardan önce yoktu (Lee 2021, 215) Bölüm II’ye bırakılır: Bölüm I modern öncesi aktörlere modern bir ulusal bilinç yüklemez; adı, dili ve seçilmiş belleği ve 11. yüzyıldan itibaren ad etrafında merkezlenen bir etno-kültürel topluluğu (§5.3), modern Türk uluslarının sonradan içinden oluştuğu malzeme olarak belgeler (§2.6); bu ulusların ondan nasıl oluştuğu ve adın bugüne uzanan akışı Bölüm II’de ele alınır §1, §2.6, §5.3, §7.4

Üçüncü iddia Lee’den eskidir. Barthold onu 1926–27’de formüle etti; Soğd kanıtını bilmiyordu ve Budist türk uyγur tili‘ni ve Karahanlı öz-adını kendisi kaydetmişti (§4.3, §5.3). Lee’nin ikinci ve üçüncü iddiayı destekleyen iki argümanı doğrudan yanıtlanmalıdır. Lee, Tibetçe Drugu‘nun Türk dilli bütün boylar için geniş bir terim olmadığını belirtir (Lee 2016, 106); bu doğrudur ve Soğd kanıtının burada tamamlanmış bir genelleşme değil bir öncül olarak okunmasıyla tutarlıdır. Ayrıca Moğolların Gizli Tarihi‘nin Nayman, Öngüt, Kırgız, Uygur, Kıpçak ya da Kanglılara “Türk” demediğini belirtir ve Uygurlar adı kendileri için kullansaydı Naymanların onu Moğollara aktaracağını öne sürer (Lee 2016, 106 ve n. 28). Bu argüman, makalenin de Uygurların kullanmadığını kabul ettiği etnonime ilişkindir; dil adına ilişkin değildir. Golden da Lee’nin, Golden’ın özetine göre, adın Kağanlığın düşüşünden sonra Müslüman olmayan kaynaklardan neredeyse kaybolduğu görüşüne itiraz eder: Bizans Τοῦρκοι’si ve Süryani Turkāyē çok çeşitli bozkır halklarını kapsıyordu, İbranice Twrq ve Doğu Slavca Tork ise Oğuzları gösteriyordu (Golden 2018, 295 n. 21).

4a iddiası Yezdî, Reşîdüddîn’in sınıflandırıcı kullanımı ve Ebulgazi’nin cins anlamı tarafından desteklenir; Babür’ün Andican halkını betimlemesi ve Ebulgazi’nin dilleri ayırması tarafından sınırlanır. Anlaşmazlık, Timurlu ve Cengizli sarayların Türk‘ü Moğol merkezli bir anlamda kullanıp kullanmadığı üzerine değildir, kullandılar; o anlamın elde bulunan tek anlam olup olmadığı üzerinedir.

Bellek konusunda makale, İslam kolu için Lee’nin en son bulgusunu kabul eder. Sonraki Türk hanedanlarının köken gelenekleri kesintili ve türdeş değildir; Karahanlılar Batı Türk Kağanlığı’nın tarihsel kişilerini hatırlamadı (Lee 2026, 209, 217). Bulgu, yazıtları Türk tarihini kendi tarihlerinin girişi olarak anlatan, kağanları bir kurt sancağı koruyan ve sonraki edebiyatı Tonyukuk’un adını anan Uygur koluna uzanmaz (§4.1, §5.6). İslam kolu için modelin bellek konusunda ileri sürdüğü daha dardır: unvanlar ve birkaç yetke yeri taşındı; soy kütüğü, köken miti ve tarih anlatısı yeniden kuruldu (§5.6).

Anlaşmazlık, demek ki, büyük kısmı ortak olan kanıttan çok onu okumak için kullanılan modele ilişkindir. Kimliği belirli bir anda kendine uygulanan etnonimle eşitleyen bir model, o etnonimin değiştiği her yerde kopuş bulacaktır. Ad, dil ve belleği ayrı katmanlar olarak ele alan ve her taşıyıcının hangi öğeyi taşıdığını soran bir model ise daha ayrıştırılmış bir tablo bulur: dilin sürmesi ve dil adının yükselişi, kullanımların ayrışması, içeriden ve dışarıdan kullanımın buluşması ve belleğin seçici olarak taşınması ve yeniden kuruluşu.

7.3 Karşılaştırmalı bakış

Türk vakası, sessizleşip geri dönen başka adların yanına konabilir; yeter ki benzerlikler kadar farklılıklar da açıkça belirtilsin. 1204’ten sonra Latince Graikoi etiketi Bizans yazarlarını kendi seçtikleri Hellenes adına doğru itti ve benimsedikleri Helen kimliği Romalı kimliğinin yerine geçmedi, ona eklendi: II. Theodoros Laskaris “Romania’nın yerine Hellas’ı koymadı” (Kaldellis 2007, 342, 375). Bu, Karahanlı vakasında olduğu gibi, dışarıdan adlandırmanın daha eski bir adın içeriden benimsenmesini tetiklediği bir vakadır; ama orada daha eski ad sürekli bir Yunan edebî geleneğince içeride taşınmıştı; batı Türk aralığında bu tür bir ad taşıyıcısının belgelenmiş bir karşılığı yoktur. İran’da siyasi ad Ērān ilk İslam yüzyıllarında ancak sınırlı biçimde kullanıldı ve İlhanlılar döneminde bir ülkenin adı olarak yeniden kuruldu (Savant 2013, 9–10; Ashraf 2006); ama İran belleği arada büyük bir Yeni Farsça edebiyatça, dihkan soylarınca ve saray kültürünce taşındı; Türk aralığında bunların karşılığı yoktur. Bizans vakası, demek ki, Karahanlı vakasıyla tetikleyicide koşuttur, taşıyıcıda değil; İran vakasıyla birlikte batı Türk aralığının, bu vakalardaki türden ne adın bir iç taşıyıcısını ne de bir anlatı belleği bütününü belgelediğini gösterir; ikisi de §5.1’in Karahanlı buluşmasının daha güçlü iç öğesi saydığı yazı dilini ilgilendirmez. 1185’te Bulgar devletinin aradaki dönemde Ohri başpiskoposluğunca taşınarak yeniden kurulması da (Polyvyannyy 2025, 268–70) aralık içinde tanıklanan bir iç kuruma dayanıyordu; batı Türk tarafındaki en yakın karşılığı olan kağanlık unvan dağarcığı ise aralık içinde yalnızca dışarıdakiler aracılığıyla bilinir (§5.1). III. Alfonso döneminde Asturias’ın Got ardıllığı iddiası, yeniden etkinleşmeden çok yeniden kuruluş olarak betimlenebilir (Escalona 2004, 232–33; Martin 2020, §§9–24).

En öğretici karşıtlık Macar vakasıdır. 10. yüzyıldan itibaren Batı kronikleri Macarlara “Hun” dedi ve 13. yüzyılda bu dış ad, halkın kendi geçmişi olarak Macar tarih yazımına girdi (Bozóky 2014, ¶2–5, 21–24; Szűcs 1999).⁸ §2.5’in sınıflarında bu bir içselleştirilmiş dış addır: ad yalnızca dışarıda taşındı ve içeride devralınmış başka hiçbir öğe taşınmadı. Karahanlı vakası belgelenmiş iki noktada ayrılır — Eski Türkçeyle sürekli bir yazı dili ve kağanlık unvan dağarcığı; ikincisi yalnızca dışarıdakiler aracılığıyla bilinir — ve bu noktalarda içselleştirilmiş dış ad değil buluşma olarak sınıflanır. Fark sınırlıdır, çünkü adın kendisi için bir iç taşıyıcı sağlamaz; ama küçük değildir: en başta iki öğenin güçlüsü olan yazı diline dayanır (§5.1). Adın dışarıda taşınmasıyla birlikte, modelin batı aralığında adın taşınması için ileri sürdüğünün tamamı budur. Adın kökeni konusunda model bir şey daha ileri sürer: ad batıda dışarıdakilerce taşındı, ama onlarca icat edilmemişti, çünkü dışarıdakiler onu Türklerin kendi adı olarak taşıdığı addan almıştı (§5.1).

⁸ 19. yüzyılda Süryani Hıristiyanlar arasında misyoner ve akademik etkiyle yeniden canlandırılan Asur adı, içselleştirilmiş bir dış adın bir başka örneğidir; bu makalenin döneminin dışında kalır.

7.4 Modelin iddia etmedikleri

7.5 Sınırlılıklar

  1. Kaynaklar ezici çoğunlukla seçkinlere ait ve yazılıdır: hükümdar yazıtları, bilgin çevirmenlerin kolofonları, bir sikke yazısı, halifelik sarayı için derlenmiş bir sözlük, hanedan tarihleri ve soy kütükleri. Bunlarda dile gelen kimliklerin seçkin olmayan nüfuslarca ne ölçüde paylaşıldığı bu kanıtla ölçülemez; kanıtın gösterdiği, hükümdarların, çevirmenlerin ve saray yazarlarının topluluğu nasıl temsil ettiği ve zaman zaman daha geniş bir nüfusu nasıl betimlediğidir; Babür’ün Andican’ın şehirlilerine konuşmalarından dolayı Türk demesi gibi (§6.4).
  2. Eski Uygurca metinler düzensiz biçimde günümüze ulaşmıştır. Maitrisimit, Ci’en zhuan ve MIK III 198 kolofonu dahil temel metinlerin tarihlenmesi tartışmalıdır ve dil adı az sayıda bağımsız üreticiye dayanır.
  3. 744–991 kanıtı simetrik değildir. Bozkır hanedanlarına içkin olan unvan taşıyıcısı, aralık içinde yalnızca dış kaynaklardan — Mes’ûdî, İbnü’l-Fakîh, İbn Hurdâzbih ve, daha sonra, Gerdîzî — bilinir ve bu kaynaklar Karluk unvanı konusunda tutarlı değildir. L4’ün buluşma okuması esas olarak yazı dilinin sürekliliğine dayanır; bu unvan kanıtı onun daha zayıf dayanağıdır.
  4. Birkaç kol yalnızca değinilerek ya da hiç ele alınmamıştır: - Batı Türkleri, Hazarlar, Bulgarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar; - seçkinlerin öz-ad olarak Rûmî‘yi tercih ettiği, ama dillerine Türkçe dediği ve hanedanlarını Oğuzlara bağladığı, Türk‘ün de kırsal ve aşiret nüfusları için küçümseyici bir terim olabildiği Osmanlı kolu (Kafadar 2007, 11); - Toharların ve Soğdluların Eski Uygurca yazı kültürüne katkıları.
  5. Erken olabilecek bir tanıklık bir kenara bırakılmıştır. Nomgon yazıtları, yayımlanmış bir okuma beklenerek dışarıda tutulmuştur.
  6. Bazı kaynaklar yalnızca kısmen, basılı sayfa numarası olmayan elektronik metinlerde ya da ikinci elden okunmuştur. Her vaka metinde ya da kaynakça girdisinde belirtilmiştir. Yalnızca böyle bir okumaya dayanan tek iddia, burada Lee ve Nagamine aracılığıyla bilinen Yezdî’nin soy kütüğüdür (n. 5).

8. Sonuç

Bu makale, bir süreklilik modeli ile bir kopuş ya da dış ad görüşü arasındaki karşıtlık göz önünde tutulduğunda, Türk etnoniminin 6. ile 17. yüzyıllar arasındaki tarihinin nasıl modellenmesi gerektiğini sordu. İkisinin de kanıta uymadığını savundu ve onların yerine, adın farklı zamanlarda ortaya çıkan, bir arada var olan ve ayrışan beş işlevi yerine getirdiği katmanlı bir tarih önerdi.

Türk Kağanlığı’nda ad hem bir çekirdek halkın etnonimi hem de esnek bir siyasi addı; Dokuz Oğuzlara da “kendi halkım” diyen bir egemenlik alanı içinde Türgişleri “bizim Türklerimiz, bizim halkımız” diye betimleyebiliyordu ve kapsamına uygulandığı halklarca itiraz ediliyordu. Kağanlığın kendi anıtları ilk bir kayıp ve yeniden kuruluş döngüsünü kaydeder: Türk unvanlarının ve kağanlığın bırakıldığı elli yıl ve ardından 682’de yeniden kuruluşları.

744’ten sonra adın kullanımları ayrıştı.

Dil baştan sona sürdü. Dil adı doğuda 10., batıda 11. yüzyıldan itibaren tanıklanır; adın kendisi doğuda içeride, batıda ise yaklaşık iki buçuk yüzyıl boyunca dışarıda taşındı. Bellek iki kolda seçici ve farklı biçimlerde sürdü: Uygur yazıtları Türk Kağanlığı’nı Uygur egemenliğinin öncülü olarak anlattı ve bir Batı Uygur metni Tonyukuk’un adını hâlâ andı; İslam kolunda unvanlar ve bazı yetke yerleri taşındı, soy kütüğü ve köken miti ise İslami ve İrani terimlerle yeniden kuruldu. Değişen, adın yerine getirdiği işlev ve onu sahiplenen topluluklardı. Bu süreklilik ve dönüşüm bileşimi — adın Kağanlığın bazı ardıl siyasi yapılarınca reddedilmesi ve başkalarınca benimsenmesi dahil — burada ardışık etnogenezlerle kastedilen şeydir.

Makale, özgül bulgularının ötesinde yöntemsel bir nokta da ortaya koyar. Bu tartışmadaki kanıtın büyük kısmı, karşıt sonuçlara varan araştırmacılarca paylaşılır. Anlaşmazlık büyük ölçüde o kanıtı okumak için kullanılan modele bağlıdır. Açık ölçütler, öğe öğe kodlanan taşıyıcılar ve her katman ve her tartışmalı sınıflama için yazılmış çürütme koşulları, kopuş kanıtının ve süreklilik kanıtının birbirine karşı değil birlikte okunmasını sağlar ve kanıtın nerede ince olduğunu açıkça gösterir.

Daha ileri araştırma için üç yön çıkar.

  1. Eski Uygurca kolofonlarda öz-gönderimsel türk‘ün sistemli bir taraması: çevirmenler, kesin tarihlemeler ve redaksiyonlarla birlikte ve MIK III 198’in yerinin ve tarihinin çözülmesiyle.
  2. 744–1060 arasında Karlukların ve erken Karahanlıların unvan dağarcığının daha kapsamlı belgelenmesi: sikke kaydı dahil; aralığın Shatuoları ve öteki toplulukları için Çince kullanımın belgelenmesi de.
  3. Modelin Kıpçak bozkırına ve Osmanlı koluna genişletilmesi ve Çince, Japonca, Rusça ve Türkçe literatürün uluslararası tartışmaya daha kapsamlı biçimde katılması.

Burada izlenen katmanlar, modern Türk uluslarının sonradan içinden oluştuğu etnik malzemedir (§2.6). Bu çalışmanın Bölüm II’si, bu makalenin bilerek dışarıda bıraktığı konuları ele alır: addan önce gelenler, onu taşıyan nüfuslar ve adın bugüne uzanan akışı; bu malzemenin modern Türk uluslarının oluşumunda nasıl benimsendiği, değiştiği ve zenginleştiği de buna dahildir. Bu makalenin savunduğu gibi ad, sabit bir halkın sabit bir özelliği değildi. Taşındı, genişletildi, reddedildi, benimsendi ve yeniden kuruldu: adını korurken yatağını ve suyunu değiştiren bir ırmak. Süreklilik, bu anlamda, gerçektir ama aynılık değildir.


Yapay zekâ kullanımına ilişkin beyan

Araştırma sorusu, model, tezler, kaynakların seçimi ve yorumu ve metne ilişkin bütün kararlar yazara aittir; içerikten yazar sorumludur. Bir yapay zekâ sistemi (Anthropic’in Claude’u) dört iş için kullanılmıştır:

  1. kaynakların taranmış görüntülerinden optik karakter tanıma (OCR) ve metin çıkarma;
  2. özgün metinlerle karşılaştırılarak denetlenen çalışma çevirileri;
  3. iki kaynak doğrulama turu: 408 alıntı ve kaynak yeri göndermesi, ayrıca yayın öncesinde değişen bölümlerin ve 175 kaynakça girdisinin tümünün yeniden denetimi, 1.1 sürümü için de ek bir denetim (Doğrulama Raporu v1.1);
  4. argümanın iç değerlendirmesi.

Ayrıca İngilizce metnin taslağının yazılmasına ve gözden geçirilmesine yazarın yönlendirmesi altında yardım etmiştir. Hiçbir alıntı ya da sayfa numarası kaynakta denetlenmeden kabul edilmemiştir.

Teşekkür

Yazar, Bölüm II’nin planını biçimlendiren nüfus tarihi üzerine fikir alışverişleri için Turkic DNA Project ve Turkish Genomics Project gönüllü çalışma gruplarına teşekkür eder. X’teki Türkoloji topluluğuna ve orada argüman üzerine yorum yapan Türkologlara teşekkür eder. X’teki kamusal tartışmalarda kendisiyle aynı görüşte olmayan, çoğu Çince yazan katılımcılara da minnettardır: itirazları birkaç kaynağı dikkatine getirdi; bunlar arasında burada kullanılan Clauson’un 1965 tarihli eleştirisi ve Kim Ho-dong’un bugünkü Uygur adı üzerine gözlemi vardır; itirazları ayrıca onu argümanı daha kesin dile getirmeye zorladı.

Çıkar çatışması ve finansman

Yazar, Türkiye’de özel bir eğitim grubu olan Çözüm Eğitim Kurumları’nda okullardan sorumlu Genel Müdür Yardımcısıdır. Araştırma bu görevden bağımsız olarak, kurumsal destek ya da finansman olmaksızın yürütülmüştür. Yazar, bu makalenin ve Türkçe çevirisinin yayımlandığı, Türk tarihi ve tarihsel nüfus genetiği üzerine ticari olmayan bir web sitesi olan turk.kim’i yönetmektedir. Başka bir çıkar çatışması beyan etmez.

Veri ve kaynak erişilebilirliği

Aşağıdakiler makaleyle birlikte Zenodo’da ve turk.kim’de CC BY 4.0 lisansıyla yayımlanır:

Birincil ve ikincil kaynaklar basılı baskılarına atıfla verilmiş, açık oldukları yerde veri tabanı ya da depo bağlantıları eklenmiştir. Telif hakkıyla korunan kaynaklar yeniden dağıtılmaz. Çince pasajlar, her biri için belirtildiği gibi, Scripta Sinica aracılığıyla Zhonghua baskılarıyla ya da Wikisource metniyle karşılaştırılarak denetlenmiştir. Doğrulanamayan öğeler metinde belirtilmiştir.


Kaynakça

Kaynakça, İngilizce asıl metindeki biçimiyle verilir; köşeli ayraç içindeki başlık çevirileri İngilizcedir.